Kör Mağara Tetrası üzerine yapılan yeni bir çalışma, yüzeyde yaşayan akrabalarından nasıl evrildiğine dair görüşümüzü geliştirdi.
Maryland Üniversitesinden biyologlar, Meksika Kör Mağara Tetrasının (Astyanax mexicanus) davranışsal ve genetik özelliklerinin, görüş kaybını telafi etme ve karanlıkta yiyecek bulmasına yardımcı olma konularında eş zamanlı olarak nasıl evrildiğini belirlediler.
Current Biology dergisinin geçtiğimiz sayılarından birinde yayınlanan çalışmada Masato Yoshizawa ve çalışma arkadaşları, mağara balıkları ve dış ortamda yaşayan kuzenlerindeki titreşime yönelme davranışını (vibration attraction behaviour, VAB) incelediler.
VAB, balığın karanlıkta suyu hareket ettiren kaynağa doğru yüzme becerisidir.
Bilim adamları, Astyanax mexicanus türünün mağarada ve dış ortamda yaşayan bireylerini bir deney kabına koydular. Balıklar ya çubuk yokken, titreşimsiz bir çubuk varken ve 50 Hz seviyesinde titreşimli bir çubuk varken tek bir deneye ya da bu üç koşulun rastgele sıralandığı üç başarılı deneye tabi tutuldular.
Bilim adamları, dış ortamda yaşayan balığın aksine mağara balığının çubuğa güçlü bir biçimde yöneldiği bulgusuna ulaştılar.
VAB, yiyeceğin sınırlı olduğu ve büyük avcıların bulunmadığı ortamlarda yaşayan mağara balıkları için avantajlıdır. Bu özellikler, dış ortamda yaşayan balıkların işine yaramaz çünkü titreşimler muhtemelen sadece yiyecek kaynağı olarak, bir avcının varlığını işaret etmektedir.
Bilim adamları sonra, VAB gösterme potansiyelinin genetik bileşene sahip olduğunu ve yanal çizginin mekanik duyusal fonksiyonu ile bağlantılı olduğunu ortaya koydular.
Bilim adamları deneyde önce, titreşimli çubuğun frekans değişimi (5 - 500 Hz) yoluyla VAB için (iç kulağın değil) yanal çizgi sisteminin rolü olduğunu doğruladılar. VAB’ın görece düşük frekans aralığında (10–50 Hz) gerçekleştiğini ve 35 Hz’de zirve yaptığını buldular ki bu durum, (iç kulak için 200–6000 Hz aksine 20–80 Hz hissetme alanıyla birlikte) yanal çizgi sisteminin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Yanal çizgileri engellenen balıkların herhangi bir VAB göstermemeleri üzerinden, yanal çizginin görevi onaylandı.
Yanal çizgi sisteminde, kanal nöromastları (canal neuromasts, CN) ve yüzey nöromastları (superficial neuromasts, SN) bulunur; dış ortam balıkları ve mağara balıklarında CN sayıları aşağı yukarı eşittir ama mağara balıklarında SN sayısı birkaç kat fazladır. Bilim adamları, SN’lerin VAB’lardan sorumlu olma konusunda ideal aday olduklarını düşündüler çünkü SN’ler, 35 Hz’de en yüksek hassasiyeti gösterdi. Deneylerde mağara tetrasında, SN’ler alındığında, VAB sayısı önemli bir azalma göstermiştir.
Son olarak, SN sayısı ve büyüklüğünün VAB’da oynadığı rolü keşfetmek için bilim adamları, mağara balığı ile dış ortam balığını çaprazlayarak melez balıklar ürettiler ve melezlerdeki VAB varlığını ve SN sayısı ve büyüklüğünü incelediler. Melez balıkların orta derece VAB seviyesi gösterdiğini buldular ve SN büyüklüğü açısından melezler ile mağara balığı arasında fark olmamasına rağmen, melez balıkların dış ortam balığı ile mağara balığı arasında SN sayılarına sahip olduğunu buldular (Mağara balığı, dış ortam balığına göre daha büyük ve daha fazla SN’ye sahiptir).
Sonuçlardan hareketle bilim adamları, VAB ve SN artışının, görüş kaybını telafi etmek ve mağara balığının karanlık ortamda yiyecek bulmasına yardımcı olmak üzere eş zamanlı olarak gerçekleştiğini ortaya koydular.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Eylül 2016 Cumartesi
19 Ağustos 2016 Cuma
Kuzgunun Kültürel Tasvirleri
Efsanelerde ve edebiyatta kuzgunlar birçok yerde geçmektedir. Bunların çoğunda, geniş dağılıma sahip Bayağı Kuzgun (Karakarga) kastedilmektedir. Siyah tüyleri, gaklama sesi ve leşçil beslenmesi yüzünden kuzgun, uğursuz kuş olarak görülmüş ve mit ve efsane yaratıcılarının ilgisini çekmiştir.
Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss, yaşam ve ölüm arasında ara bulucu bir hayvan olması sebebiyle kuzgunun (çakal gibi) mitsel bir durum kazandığına dair yapısalcı bir teori ortaya koymuştur. Leşçil kuşlar olarak kuzgunlar, ölümle ve kayıp ruhlarla ilişkili hâle gelmiştir. Örneğin:
* İsveç'te bir batıl inanca göre kuzgunlar, katledilen insanların hayaletleridir.
* Aborijin ve Kuzey Amerika efsaneleri gibi birçok kültürde kuzgunun, önceleri beyaz bir kuş olduğuna inanılmaktadır.
Resmî Kuş
Kuzgun, Kanada'da Yukon eyaletinin ve ayrıca Northwest Territories (Kuzeybatı Toprakları) eyaletindeki Yellowknife kentinin resmî kuşudur.
Kültürel Alanda Sembolizm ve Mitoloji
Kuzgun, pek çok antik mitolojide yer almaktadır. Yaygın hikâyelerden bazıları Yunan, Kelt, Kuzey, Pasifik Kuzeybatı ve Roma mitolojilerine aittir.
Greko-Romen Antik Çağ
Yunan (Grek) mitolojisinde kuzgunlar, kehanet tanrısı Apollon ile ilişkilendirilir. Talih sembolü oldukları söylenir ve ölümlü dünyada tanrının elçisidirler. Mitolojik anlatıya göre Apollon, âşığı Koronis'e casus olarak beyaz bir kuzgun (veya bazı versiyonlarda karga) gönderir. Kuzgun, Koronis'in ona sadakatsizlik ettiğine dair kötü haberlerle geri döndüğünde Apollon, hayvanın tüylerini siyaha çevirerek öfkesini kuzgundan çıkarır. Günümüzde kuzgunların siyah renkte olmasının nedeni budur.
Livy'ye (Romalı tarihçi Titus Livius) göre, Roma generali Marcus Valerius Corvus (M.Ö. 370-270) cüsseli bir Galyalı ile çarpışırken, miğferinin üstünde, uçarak düşmanının kafasını karıştıran bir kuzgun bulunuyordu.
Yahudi İncili ve Musevilik
Kuzgunlar, Yahudi İncili'nde birçok yerde geçmektedir. Hâkimler Kitabı'nda, Gideon tarafından mağlup edilen Medyen Krallarından birinin adı, "Kuzgun" anlamına gelen "Orev" idi.
Talmud metinlerinde kuzgunun, Nuh'un gemisinde sel sırasında çiftleşen üç canlıdan biri olduğu ve bu yüzden cezalandırıldığı belirtilmektedir. Şaşırtıcı şekilde, İzlandalıların Landnámabók kitabında -Nuh ve gemisine benzer bir hikâye olarak- Hrafna-Flóki Vilgerðarson, gemisini Faroe Adaları'ndan İzlanda'ya götürmek için kuzgunların rehberliğinden yararlanmaktadır.
Krallar Kitabı'nda (17:4-6) Tanrı, İlyas Peygamberi beslemeleri için kuzgunları görevlendirmektedir. Eyüp Kitabı'nda Eyüp 38:41'de kuzgunları kimin beslediği üzerinde durulmaktadır. Şarkıların Şarkısı 5:11'de Kral Süleyman, kuzgun kadar siyah saçlı olarak tanımlanmaktadır. Yeni Ahit'te de kuzgunlar, Luka 12:24'te Tanrı'nın hükmünün bir göstergesi olarak İsa Peygamber tarafından kullanılmaktadır.
Geç Antik Çağ ve Hıristiyan Orta Çağı
İberyalı Hıristiyan şehidi Zaragozalı Aziz Vincent (Saint Vincent of Saragossa) hakkındaki dördüncü yüzyıl efsanesine göre, Aziz Vincent idam edildikten sonra destekçileri gelip naaşını alana kadar kuzgunlar, başında bekleyip onu vahşi hayvanlara karşı korumuştur. Naaşı, Portekiz'in güneyindeki Cape St. Vincent (St. Vincent Burnu) olarak bilinen yere götürülmüştür. Mezarı üzerine, kuzgun sürüleri tarafından korunmaya devam eden bir türbe inşa edilmiştir. Arap coğrafyacı El İdrisi, "Kanisah al-Ghurab" (Kuzgun Kilisesi) olarak adlandırdığı bu yerdeki kuzgunların daimi koruma olayından bahsetmiştir. Portekiz Kralı Afonso Henriques (I. Afonso) (1139–1185) azizin naaşını mezarından çıkartmış ve yine kuzgunların eşliğinde gemi ile Lizbon'a getirtmiştir. Bu nakliyat, Lizbon armasında tasvir edilmektedir.
Bir kuzgunun, Nursialı Aziz Benedikt (Saint Benedict of Nursia) kutsadıktan sonra kıskanç keşişler tarafından üzerine zehir dökülen bir ekmeği alıp götürerek azizi koruduğundan da bahsedilir.
Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa hakkında, Türingiya'daki Kyffhäuser Dağı veya Bavyera'daki Untersberg Dağları'nda bir mağarada şövalyeleri ile birlikte uyuduğundan bahsedilen efsanelerde, kuzgunlar dağın etrafında uçmaya son verdiğinde imparatorun uyanacağı ve Almanya'yı tekrar eski şaşalı günlerine geri döndüreceği anlatılır. Hikâyeye göre imparatorun gözleri uyurken yarı açıktır ve zaman zaman elini kaldırıp bir genci kuzgunların uçmayı kesip kesmediğine bakması için gönderir.
Cermen Kültürleri ve Viking Çağı
Cermenlere göre Odin sıklıkla kuzgunlarla birliktedir. Figür tasvirlerini kapsayan örneklerde Odin, İsveç'in Vendel Dönemi'nde 6. yüzyıl kolye ucu ve 7. yüzyıl miğferi üzerinde iki kuşla birlikte görülür. Geç dönem İskandinav mitolojisinde Odin, gözleri ve kulakları gibi hareket eden Huginn ve Muninn adında iki kuzguna sahip olarak tasvir edilir; Huginn düşünce ve Muninn hafıza ile ilişkilendirilir. Kuzgunlar her gün Hliðskjálf'tan havalanır ve Odin'e Midgard'dan haberler getirirler.
Kuzguna karşılık gelen Eski İngilizce kelime ‘hræfn'dir; Eski İskandinav dilinde ise bu kelime ‘hrafn'dır ve bu, sıklıkla kan dökme ve savaş işareti olarak bir arada kullanılmıştır.
Kuzgun, Vikinglerde yaygın olarak kullanılan bir nişandır. Ragnar Lodbrok, üzerine kuzgun nişanı işlenmiş ve Reafan adı verilen bir sancağa sahipti. Eğer bu sancak dalgalanırsa Lodbrok'un galip geleceğinden, sancak hareketsiz kalırsa da savaşın kaybedileceğinden bahsedilir. Kral Harald Hardrada'nın da Landeythan adı verilen bir kuzgun sancağı vardı. Kuş ayrıca eski bir Viking kolonisi olan Man Adası folklöründe de görülür ve arması üzerinde bir sembol olarak kullanılmaktadır.
Kelt Gelenekleri
İrlanda mitolojisinde kuzgunlar, Badb ve Morrígan figürlerinde savaş ve savaş alanı ile ilişkilendirilir. Tanrıça Morrígan, kahraman Cú Chulainn'in ölümünün ardından, onun omzuna kuzgun biçiminde konmuştu. Tanrı Lugh'un adı, Keltçede "kuzgun" için kullanılan bir kelimeden gelmektedir. Lugh güneş tanrısıdır ve sanat ve bilim yaratıcısıdır.
Kuzgunlar ayrıca, adı "kuzgun" anlamına gelen Gal tanrısı Bran the Blessed (Kutsal Bran) (Branwen'in erkek kardeşi) ile ilişkilendirilmiştir. Mabinogion'a göre Bran'ın başı, istilalara karşı tılsım olması için White Hill of London'a gömülmüştür. Bran, Mabinogion'un İkinci Bölümü olarak bilinen hikâyede devasa biri ve Britonların Kralı olarak tasvir edilmiştir ve Gal mitolojisindeki birkaç diğer karakter de Bran adı taşımaktadır. 12. veya 13. yüzyılda yazılmış olan The Dream of Rhonabwy (Rhonabwy'nin Düşü) efsanesinde de Kral Arthur’un şövalyesi Owain'in ordusu olarak sıklıkla kuzgunlardan bahsedilmektedir.
Bir efsaneye eğer Londra Kulesi'ndeki kuzgunlar kovulursa, İngiltere Krallığı yıkılacaktır. Yüzyıllar boyunca en azından altı adet kuzgunun kulede yaşadığı düşünülmüştür. II. Charles'ın (1630 - 1685), Kraliyet Astonomu John Flamsteed'in şikâyetleri üzerine kuzgunların kovulmasını emrettiği söylenir. Ama kuzgunlar kovulmamıştır çünkü krala efsaneden bahsedilmiştir. Charles, İngiliz İç Savaşı'nın ardından, batıl inanç veya değil, böyle bir riski almamış, bunun yerine gözlemevini Greenwich'e taşıtmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Kule'deki kuzgunlarının çoğu, bombardımanların yarattığı etki nedeniyle helak oldu ve geriye sadece "Mabel" ve "Grip" isminde bir çift kuzgun kaldı. Kule'nin tekrar halka açılmasından kısa bir süre önce Mabel uçup gitti ve Grip'i biçare bıraktı. Birkaç hafta sonra Grip de muhtemelen eşini aramak için uzaklaştı. Bu olay birkaç gazetede yer aldı ve yazıların bazılarında eğer kuzgunlar Kule'yi terk ederse, Britanya İmparatorluğu'nun çökeceği efsanesi yer alıyordu. Bunun kısa süre sonrasında İmparatorluk parçalandığından, batıl inanç sahibi kimseler olayı efsanenin onaylanmasına yordular. Kule'nin 1 Ocak 1946 tarihinde halka açılmasının öncesinde, buraya yeni kuzgunların yerleştirilmesi sağlandı.
Orta Doğu / İslam kültürü
Kuran-ı Kerim'deki Habil ve Kabil hikâyesinde, Maide suresinin 31. ayetinde, kuzgunun, Kabil'in öldürdüğü kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini gösterdiği yer alır (Bkz. Maide suresi ayetler 27-31).
Hinduizm / Güney Asya
Yoga Vasistha metninin bir bölümü olan Bhusunda hikâyesinde, karga biçimindeki çok yaşlı bilge Bhusunda, Hindu kozmolojisinde tanımlı olduğu üzere dünya tarihinde çağların bir başarısı olarak anımsanmaktadır. Meru Dağı'ndaki bir dilek ağacı üzerinde yaşayarak, birkaç felaketi atlatmayı başarmıştır. Kargalar, Hinduizm'de ayrıca ata olarak görülür ve Shraaddha ritüeli sırasında kargalara yiyecek veya yer fıstığı verme uygulaması hâlâ geçerlidir.
Bir Hindu tanrısı olan Shani, sıklıkla dev bir siyah kuzgun ya da karga üzerine binmiş şekilde resmedilir. Karga (zaman zaman kuzgun veya akbaba), Shani'nin vahanasıdır. Mülklerin koruyucusu olan Shani, bu kuşların hırsızlık eğilimlerini bastırabilmektedir.
Karga, geleneksel dindar Hindular tarafından, Pitrs (ruhlar/atalar) dünyasından bir haberci olarak görülür ve yıllık Shraddha ritüeli sırasında, Brahmanların yemeklerini yemelerinin ardından, pişirilmiş pirinç törensel olarak kargalara sunulur. Her Brahman hanesinde, herhangi biri yemek yemeden önce, Tanrıya (ailenin tanrısı) yiyecek sunulmasının ardından, kargalara günlük pirinçleri verilir. Bu görev evin hanımınındır ama Shraddha gününde, kargaları çağırma ve onlara pirinç topları verme ritüelini uygulayan kişi erkek olur.
Karganın gaklaması da ya kendisiyle uzun süredir iletişim kurulmamış akrabalardan bir mektup (haber) alınacağına ya da birtakım beklenmedik misafirlerin geleceğine dair bir işaret olarak görülür. Tecrübeli ihtiyar kimseler, karganın çatı, duvar vs. üzerinde hoplama veya yürüme biçiminden ya da gaklama tonu ve biçiminden bunun nasıl bir haber olduğunu anlayabilirler.
Bir kişinin bir iş veya yolculuk için yola çıktığı yol üzerinde alçak uçuş yapan karga, soldan sağa ya da tam ters şekilde uçuş yoluna bağlı olarak, olumlu veya olumsuz yorumlanan bir işaret olarak görülür.
Eski Tamil edebiyatında kargadan, gün doğumundan önce kalkmanın, insan görüşü ötesinde çiftleşmenin ve yemeği paylaşmak üzere dostları ve akrabaları davet etmenin bir örneği olarak bahsedilir.
Ayrıca Kuzgun, Bhutan'ın ulusal kuşudur ve tanrı Gonpo Jarodonchen'i temsil eder biçimde kraliyet şapkasını bezemektedir.
Kuzey Amerika, Pasifik Kuzeybatı Yerlileri
Kuzgun; Çimmesyanlar, Haydalar, Heiltsuklar, Tlingitler, Kwakiutller, Kıyı Salişleri, Koyukonlar ve İnuitler gibi Pasifik Kuzeybatı kıyısı yerli halk mitolojilerinde önemli role sahiptir. Bu yerli halk mitolojilerinde kuzgun, dünyanın yaratıcısıdır ama ayrıca düzenbaz bir tanrı olarak da görülür. Örneğin Tlingit kültüründe, daima açıkça ayırt edilmeseler bile iki farklı kuzgun karakteri vardır. Bunlardan biri yaratıcı kuzgundur; dünyayı biçimlendirmekten sorumludur ve bazen de karanlığa aydınlık getiren güç olarak görülür. Diğeri ise çocuksu kuzgundur; daima bencil, yaramaz, entrikacı ve iştahlıdır. Yüce Ruh her şeyi yaratırken, yarattıklarını ayırmış ve sedir ağacından yapılma kutularda saklamış. Yüce Ruh, bu kutuları insanlardan önce yaşamakta olan hayvanlara hediye olarak vermiş. Hayvanlar kutuları açtığında, dünyayı oluşturan her şey ortaya çıkmış. Kutularda dağlar, ateş, su, rüzgâr ve ayrıca bitkiler için tohumlar bulunuyormuş. Martıya verilen kutuda, dünyanın tüm ışığı varmış. Martı, kutusunu çok sevmiş ve kanadının altında saklayarak onu açmayı reddetmiş. İnsanlar kuzgundan, kutuyu açma ve ışığı salıverme konusunda martıyı ikna etmesini istemiş. Bunun üzerine kutuyu açması için ona yalvarmasına, ısrar etmesine, iltifatta bulunmasına ve onu kandırmaya çalışmasına rağmen, martı bunu kabul etmemiş. En sonunda kuzgun, öfkelenmiş ve martının ayağına bir diken batırmış. Kuzgun, martı acı nedeniyle kutuyu bırakana kadar dikeni daha derine itmiş. Sonrasında kutudan, dünyaya ışığı getiren güneş, ay ve yıldızlar çıkmış ve böylelikle dünyanın ilk günü başlayabilmiş.
Sanatçı Bill Reid, kuzgunu hem düzenbaz hem yaratıcı olarak bütünleştirerek, bir Hayda mitinden bir sahneyi tasvir eden The Raven and The First Men (Kuzgun ve İlk İnsanlar) heykelini yapmıştır. Bu mite göre hem karnı tok olan hem de canı sıkılan kuzgun, bir midye içine sıkışmış bazı yaratıklar bulmuş ve bunları serbest bırakmış. Bu korkmuş ve utangaç yaratıklar, dünyadaki ilk insanlarmış ve midyenin kabuğundan kuzgun tarafından kurtarılmışlar. Daha sonra kuzgun bu yaratıklardan sıkılmış ve onları kabuğa geri götürmeyi planlamış. Ama bunun yerine, bu erkek yaratıklara dişi eşler bulmaya karar vermiş. Kuzgun bir kitonun içinde birkaç dişi insan bulmuş, onları kurtarmış ve bu iki cinsiyete buluşma ve etkileşime geçme fırsatı vermiş. Daima düzenbaz olarak bilinen kuzgun, insanların çiftleşmesinden sorumluymuş ve onlara karşı kendisini çok koruyucu hissetmiş. Kuzgun yaratıcı olmakla birlikte, birçok Hayda mitinde ve efsanesinde sıklıkla insanoğlunun koruyucusu olarak yer almaktadır.
Puget Halici bölgesinden farklı bir kuzgun hikâyesinde, kuzgunun ilk başta, insanların dünyasından önce var olan ruhlar diyarında (aslen kuşlar diyarı) yaşadığından bahsedilir. Bir gün kuzgun, kuşlar diyarından sıkılmış ve gagasıyla bir taş alarak uçup gitmiş. Taşı taşımaktan yorulduğunda onu bırakmış; taş okyanusa düşmüş ve günümüzde insanların yaşadığı gök kubbeyi oluşturana dek genişlemiş.
Hayda yerlilerinden Gwaii tarafından anlatılan eski bir hikâye, Güneşin, Ayın, Yıldızların, Tatlı Suyun ve Ateşin dünyaya kuzgun tarafından nasıl getirildiği ile ilgilidir:
"Uzun zaman önce dünyanın başlangıcının kıyısında Boz Kartal, Güneşin, Ayın, Yıldızların, tatlı suyun ve ateşin koruyucusu imiş. Boz Kartal, tüm bu şeyleri saklı tutacak kadar insanlardan nefret ediyormuş. İnsanlar, ateş ve tatlı su olmaksızın, karanlıkta yaşıyormuş.
"Boz Kartalın güzel bir kızı varmış ve Kuzgun ona âşık olmuş. Önceleri Kuzgun, kar beyazı bir kuşmuş ve böylelikle Boz Kartalın kızından hoşlanmış. Kız onu babasının hanesine davet etmiş.
"Kuzgun, Güneşin, Ayın, Yıldızların ve tatlı suyun Kartalın hanesinin duvarlarında asılı olduğunu gördüğünde, yapması gerekeni anlamış. Kimsenin görmediği bir anda bunları alma fırsatını kollamış. Sonra bunların hepsini ve yanan bir meşaleyi çalmış ve bacadan yukarı doğru çıkmaya başlamış. Kuzgun dışarı çıkar çıkmaz Güneşi gökyüzüne asmış. Okyanusun ortasında bir adanın çok uzağına uçabileceği kadar çok ışık ortaya çıkmış. Güneş battığında Kuzgun, Ayı gökyüzüne asmış ve yıldızları farklı yerlere serpiştirmiş. Bu yeni ışıkla uçmaya ve çaldığı tatlı suyu ve meşaleyi taşımaya devam etmiş.
"Kuzgun yeniden kara üzerine gelmiş. Doğru yere ulaştığında, tüm suyu bırakmış. Su yere inmiş ve dünyadaki tüm tatlı suya sahip akarsular ve göller oluşmuş. Kuzgun artık, meşaleyi gagasında tutarak uçuyormuş. Ateşten çıkan duman, beyaz tüylerine değmiş ve tüyleri siyaha dönmüş. Gagası yanmaya başladığında, meşaleyi bırakıvermiş. Meşale kayalara çarpmış ve ateş, kayaların arasında saklanmış. İşte iki taşı birbirine vurduğunuzda kıvılcım çıkmasının nedeni budur.
“Kuzgunun tüyleri, meşaleden çıkan dumanla siyaha döndükten sonra bir daha asla beyaz olmamış. Bu yüzdendir ki Kuzgun artık siyah bir kuştur."
Kuzgunun güneşi çaldığı ve serbest bıraktığına ve ilk insanların bir midye kabuğundan çıkardığına dair dikkate değer başka hikâyeler de vardır. Britanya Kolumbiyası'nda yaşamış olan Kwakiutlların bir hikâyesi, gelecekte kehanet görüşü gelişsin diye erkek çocuğunun doğumunun ardından plasentanın kuzgunlara ikram edilişinden bahseder; böylelikle, İskandinav geleneklerine benzer şekilde, kuzgun ile kâhinlik arasında bir ilişki kurulmuştur.
Bir efsanede kuzgun kendisini, gün ışığı kutusunun sahibinin bekâr kızı tarafından yutulan bir çam iğnesine dönüştürmüştür; kız hamile kalmış ve kılık değiştirmiş bir kuzgun dünyaya getirmiştir.
Sibirya, Kuzey Asya
Kutcha (ya da Kutkh) isimli kuzgun tanrı veya ruh, Rusya'nın uzak doğusundaki Koryakların ve diğer yerli Çukotka-Kamçatka halklarının şamanik geleneklerinde önemli yer tutar.
Kutcha, geleneksel olarak çeşitli insanlar tarafından çeşitli biçimlerde kutsanır ve birçok efsanede yer alır: Yaradılışta önemli bir figür olarak, insanoğlunun doğurgan bir atası olarak, güçlü bir şaman olarak ve bir düzenbaz olarak. Çukçilerin animist hikâyelerinde adı sıklıkla geçer ve Kamçatka'daki Koryakların ve İtelmenlerin mitolojisinde merkezî roldedir. Kutkh ile ilgili birçok hikâye, Pasifik Kuzeybatı kıyısı yerlileri arasındaki Kuzgun hikâyeleriyle benzerdir; bu durum Asya ve Kuzey Amerika halkları arasında uzun ve dolaylı bir kültürel bağlantı geçmişi olduğunu göstermektedir.
Savaşta savaşçıların kafaları üzerinden uçan iki kuzgun veya karga, Yakut mitolojisinde iki kötü savaş ve vahşet ruhu olan Elbis Kuha ve Ohol Uğola'yı temsil eder. Yahut şamanizminde, Uluu Suorun Toyon ve Uluutuar Uluu Toyon dâhil olmak üzere bazı diğer tanrılar veya ruhlar, "bulutlu gökyüzünün yüce kuzgunu" olarak tanımlanmaktadır.
Modern Edebiyat
Kuzgun, Batı dünyası edebiyatında sıklıkla kendisine yer bulmuştur:
* Susanna Clarke'ın Jonathan Strange & Mr Norrell (2004) romanında Kuzey İngiltere'nin uzun süredir kayıp olan büyücü kralı John Uskglass, Kuzgun Kraldır. Askerî eylemler sırasında veya bir yerde sihirle ortaya çıkarken, dramatik etki için sıklıkla kuzgun sürülerini toplar. Roman boyunca kuzgunlar, onun dönüşünün veya özel bir büyü hareketinin işareti olarak görülür.
* Neil Gaiman'ın American Gods romanında, Huginn ve Muginn kuzgunları önemli bir rol oynamaktadır.
* Charles Dickens'ın tarihî romanı Barnaby Rudge'ta kuzgun "Grip" önemli bir karakterdir.
* Joe Haldeman'ın Guardian (2002) isimli bilim kurgu romanında şekil değiştiren bir yaratık, Gordon ismindeki bir Tlingit şamanı ve bir kuzgun olarak görülmektedir.
* Christopher Marlowe'un The Jew of Malta (muhtemelen 1589 veya 1590) oyununda kuzgunun uğursuz kara görüntüsü kullanılmaktadır.
* Edgar Allan Poe'nun anlatı şiiri "The Raven"da (1845) kuzgun, doğa üstü bir haberci olarak yer almaktadır. Bu şiirde ve Dickens'ın kitabında kuşun konuşma gücü önemlidir.
* Branwyn Rhodes'un yazdığı ve Mike Kunde tarafından resimlendirilen Legend of the Ravens (2013) isimli çocuk kitabı, 1600'lerde II. Charles döneminde Londra Kulesi kuzgunları hakkındaki efsanelere dayanmaktadır.
* William Shakespeare, kuzguna diğer herhangi bir kuşa olduğundan daha fazla atıfta bulunur; Othello ve Macbeth gibi eserleri buna örnektir.
* Edmund Spenser'ın The Faerie Queene (ilk bölümü 1590 ve ikinci bölümü 1596) isimli eserinde kuzgunun uğursuz kara görüntüsü kullanılmaktadır.
* J. R. R. Tolkien'in The Hobbit (1937) isimli kitabında Carc oğlu Roäc, Yalnız Dağ (Erebor) Kuzgunlarının lideridir.
* Darren Shan tarafından yazılan The Saga of Larten Crepsley serisinin Ocean of Blood kitabında Mika Ver Leth, bir kuzgunun insan biçiminde görünen hâli olarak tanımlanmaktadır.
Sinema
* Disney'in The Lone Ranger (2013) filminde (Johnny Depp tarafından canlandırılan) Tonto karakteri, film boyunca bir kuzgunlu başlık takmaktadır.
* Disney'in Sleeping Beauty (1959) filminde Malefiz, Diablo isminde evcil bir kuzguna sahiptir. Bu kuş, Malefiz'in kullanışlı bir yardakçısıdır.
* Diablo, Maleficent (2014) filminde ise Diaval adıyla karşımıza çıkar ve gerektiğinde, (aktör Sam Riley tarafından canlandırılan) bir insana, bir köpeğe, bir ata ve bir ejderhaya dönüşür. İlk defa bir insana dönüştüğünde, Malefiz tarafından bir avcı ve köpeğinin elinden kurtarılır. Bu durum onu Malefiz'e borçlu hâle getirmiş görünmektedir ve Malefiz'in davranışları sıklıkla alaycı ve kınayıcı olsa da Diaval onu desteklemekte ve ona yardım etmektedir.
* Edgar Allan Poe'nun The Raven (Kuzgun) şiiri, 1915, 1935, 1963 ve 2012 yıllarında sinemaya uyarlanmıştır.
* Disney'in Snow White and the Seven Dwarfs (1937) filminde Kötü Kraliçe Grimhilde, evcil bir kuzguna sahiptir. Grimhilde'in kuzgunu isimsizdir ve tamamen sessizdir; akıbeti de belli değildir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: Wikipedia > Cultural depictions of ravens
Tür örneği: Kalın Gagalı Kuzgun
Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss, yaşam ve ölüm arasında ara bulucu bir hayvan olması sebebiyle kuzgunun (çakal gibi) mitsel bir durum kazandığına dair yapısalcı bir teori ortaya koymuştur. Leşçil kuşlar olarak kuzgunlar, ölümle ve kayıp ruhlarla ilişkili hâle gelmiştir. Örneğin:
* İsveç'te bir batıl inanca göre kuzgunlar, katledilen insanların hayaletleridir.
* Aborijin ve Kuzey Amerika efsaneleri gibi birçok kültürde kuzgunun, önceleri beyaz bir kuş olduğuna inanılmaktadır.
Resmî Kuş
Kuzgun, Kanada'da Yukon eyaletinin ve ayrıca Northwest Territories (Kuzeybatı Toprakları) eyaletindeki Yellowknife kentinin resmî kuşudur.
Kültürel Alanda Sembolizm ve Mitoloji
Kuzgun, pek çok antik mitolojide yer almaktadır. Yaygın hikâyelerden bazıları Yunan, Kelt, Kuzey, Pasifik Kuzeybatı ve Roma mitolojilerine aittir.
Greko-Romen Antik Çağ
Yunan (Grek) mitolojisinde kuzgunlar, kehanet tanrısı Apollon ile ilişkilendirilir. Talih sembolü oldukları söylenir ve ölümlü dünyada tanrının elçisidirler. Mitolojik anlatıya göre Apollon, âşığı Koronis'e casus olarak beyaz bir kuzgun (veya bazı versiyonlarda karga) gönderir. Kuzgun, Koronis'in ona sadakatsizlik ettiğine dair kötü haberlerle geri döndüğünde Apollon, hayvanın tüylerini siyaha çevirerek öfkesini kuzgundan çıkarır. Günümüzde kuzgunların siyah renkte olmasının nedeni budur.
Livy'ye (Romalı tarihçi Titus Livius) göre, Roma generali Marcus Valerius Corvus (M.Ö. 370-270) cüsseli bir Galyalı ile çarpışırken, miğferinin üstünde, uçarak düşmanının kafasını karıştıran bir kuzgun bulunuyordu.
Yahudi İncili ve Musevilik
Kuzgunlar, Yahudi İncili'nde birçok yerde geçmektedir. Hâkimler Kitabı'nda, Gideon tarafından mağlup edilen Medyen Krallarından birinin adı, "Kuzgun" anlamına gelen "Orev" idi.
Talmud metinlerinde kuzgunun, Nuh'un gemisinde sel sırasında çiftleşen üç canlıdan biri olduğu ve bu yüzden cezalandırıldığı belirtilmektedir. Şaşırtıcı şekilde, İzlandalıların Landnámabók kitabında -Nuh ve gemisine benzer bir hikâye olarak- Hrafna-Flóki Vilgerðarson, gemisini Faroe Adaları'ndan İzlanda'ya götürmek için kuzgunların rehberliğinden yararlanmaktadır.
Krallar Kitabı'nda (17:4-6) Tanrı, İlyas Peygamberi beslemeleri için kuzgunları görevlendirmektedir. Eyüp Kitabı'nda Eyüp 38:41'de kuzgunları kimin beslediği üzerinde durulmaktadır. Şarkıların Şarkısı 5:11'de Kral Süleyman, kuzgun kadar siyah saçlı olarak tanımlanmaktadır. Yeni Ahit'te de kuzgunlar, Luka 12:24'te Tanrı'nın hükmünün bir göstergesi olarak İsa Peygamber tarafından kullanılmaktadır.
![]() |
| Lizbon arması |
İberyalı Hıristiyan şehidi Zaragozalı Aziz Vincent (Saint Vincent of Saragossa) hakkındaki dördüncü yüzyıl efsanesine göre, Aziz Vincent idam edildikten sonra destekçileri gelip naaşını alana kadar kuzgunlar, başında bekleyip onu vahşi hayvanlara karşı korumuştur. Naaşı, Portekiz'in güneyindeki Cape St. Vincent (St. Vincent Burnu) olarak bilinen yere götürülmüştür. Mezarı üzerine, kuzgun sürüleri tarafından korunmaya devam eden bir türbe inşa edilmiştir. Arap coğrafyacı El İdrisi, "Kanisah al-Ghurab" (Kuzgun Kilisesi) olarak adlandırdığı bu yerdeki kuzgunların daimi koruma olayından bahsetmiştir. Portekiz Kralı Afonso Henriques (I. Afonso) (1139–1185) azizin naaşını mezarından çıkartmış ve yine kuzgunların eşliğinde gemi ile Lizbon'a getirtmiştir. Bu nakliyat, Lizbon armasında tasvir edilmektedir.
Bir kuzgunun, Nursialı Aziz Benedikt (Saint Benedict of Nursia) kutsadıktan sonra kıskanç keşişler tarafından üzerine zehir dökülen bir ekmeği alıp götürerek azizi koruduğundan da bahsedilir.
Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa hakkında, Türingiya'daki Kyffhäuser Dağı veya Bavyera'daki Untersberg Dağları'nda bir mağarada şövalyeleri ile birlikte uyuduğundan bahsedilen efsanelerde, kuzgunlar dağın etrafında uçmaya son verdiğinde imparatorun uyanacağı ve Almanya'yı tekrar eski şaşalı günlerine geri döndüreceği anlatılır. Hikâyeye göre imparatorun gözleri uyurken yarı açıktır ve zaman zaman elini kaldırıp bir genci kuzgunların uçmayı kesip kesmediğine bakması için gönderir.
![]() |
| Odin'in omuzlarında Huginn ve Muninn |
Cermenlere göre Odin sıklıkla kuzgunlarla birliktedir. Figür tasvirlerini kapsayan örneklerde Odin, İsveç'in Vendel Dönemi'nde 6. yüzyıl kolye ucu ve 7. yüzyıl miğferi üzerinde iki kuşla birlikte görülür. Geç dönem İskandinav mitolojisinde Odin, gözleri ve kulakları gibi hareket eden Huginn ve Muninn adında iki kuzguna sahip olarak tasvir edilir; Huginn düşünce ve Muninn hafıza ile ilişkilendirilir. Kuzgunlar her gün Hliðskjálf'tan havalanır ve Odin'e Midgard'dan haberler getirirler.
Kuzguna karşılık gelen Eski İngilizce kelime ‘hræfn'dir; Eski İskandinav dilinde ise bu kelime ‘hrafn'dır ve bu, sıklıkla kan dökme ve savaş işareti olarak bir arada kullanılmıştır.
Kuzgun, Vikinglerde yaygın olarak kullanılan bir nişandır. Ragnar Lodbrok, üzerine kuzgun nişanı işlenmiş ve Reafan adı verilen bir sancağa sahipti. Eğer bu sancak dalgalanırsa Lodbrok'un galip geleceğinden, sancak hareketsiz kalırsa da savaşın kaybedileceğinden bahsedilir. Kral Harald Hardrada'nın da Landeythan adı verilen bir kuzgun sancağı vardı. Kuş ayrıca eski bir Viking kolonisi olan Man Adası folklöründe de görülür ve arması üzerinde bir sembol olarak kullanılmaktadır.
Kelt Gelenekleri
İrlanda mitolojisinde kuzgunlar, Badb ve Morrígan figürlerinde savaş ve savaş alanı ile ilişkilendirilir. Tanrıça Morrígan, kahraman Cú Chulainn'in ölümünün ardından, onun omzuna kuzgun biçiminde konmuştu. Tanrı Lugh'un adı, Keltçede "kuzgun" için kullanılan bir kelimeden gelmektedir. Lugh güneş tanrısıdır ve sanat ve bilim yaratıcısıdır.
Kuzgunlar ayrıca, adı "kuzgun" anlamına gelen Gal tanrısı Bran the Blessed (Kutsal Bran) (Branwen'in erkek kardeşi) ile ilişkilendirilmiştir. Mabinogion'a göre Bran'ın başı, istilalara karşı tılsım olması için White Hill of London'a gömülmüştür. Bran, Mabinogion'un İkinci Bölümü olarak bilinen hikâyede devasa biri ve Britonların Kralı olarak tasvir edilmiştir ve Gal mitolojisindeki birkaç diğer karakter de Bran adı taşımaktadır. 12. veya 13. yüzyılda yazılmış olan The Dream of Rhonabwy (Rhonabwy'nin Düşü) efsanesinde de Kral Arthur’un şövalyesi Owain'in ordusu olarak sıklıkla kuzgunlardan bahsedilmektedir.
| Londra Kulesi kuzgunları |
İkinci Dünya Savaşı sırasında Kule'deki kuzgunlarının çoğu, bombardımanların yarattığı etki nedeniyle helak oldu ve geriye sadece "Mabel" ve "Grip" isminde bir çift kuzgun kaldı. Kule'nin tekrar halka açılmasından kısa bir süre önce Mabel uçup gitti ve Grip'i biçare bıraktı. Birkaç hafta sonra Grip de muhtemelen eşini aramak için uzaklaştı. Bu olay birkaç gazetede yer aldı ve yazıların bazılarında eğer kuzgunlar Kule'yi terk ederse, Britanya İmparatorluğu'nun çökeceği efsanesi yer alıyordu. Bunun kısa süre sonrasında İmparatorluk parçalandığından, batıl inanç sahibi kimseler olayı efsanenin onaylanmasına yordular. Kule'nin 1 Ocak 1946 tarihinde halka açılmasının öncesinde, buraya yeni kuzgunların yerleştirilmesi sağlandı.
Orta Doğu / İslam kültürü
Kuran-ı Kerim'deki Habil ve Kabil hikâyesinde, Maide suresinin 31. ayetinde, kuzgunun, Kabil'in öldürdüğü kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini gösterdiği yer alır (Bkz. Maide suresi ayetler 27-31).
Hinduizm / Güney Asya
| Tanrıça Dhumavati |
Bir Hindu tanrısı olan Shani, sıklıkla dev bir siyah kuzgun ya da karga üzerine binmiş şekilde resmedilir. Karga (zaman zaman kuzgun veya akbaba), Shani'nin vahanasıdır. Mülklerin koruyucusu olan Shani, bu kuşların hırsızlık eğilimlerini bastırabilmektedir.
Karga, geleneksel dindar Hindular tarafından, Pitrs (ruhlar/atalar) dünyasından bir haberci olarak görülür ve yıllık Shraddha ritüeli sırasında, Brahmanların yemeklerini yemelerinin ardından, pişirilmiş pirinç törensel olarak kargalara sunulur. Her Brahman hanesinde, herhangi biri yemek yemeden önce, Tanrıya (ailenin tanrısı) yiyecek sunulmasının ardından, kargalara günlük pirinçleri verilir. Bu görev evin hanımınındır ama Shraddha gününde, kargaları çağırma ve onlara pirinç topları verme ritüelini uygulayan kişi erkek olur.
Karganın gaklaması da ya kendisiyle uzun süredir iletişim kurulmamış akrabalardan bir mektup (haber) alınacağına ya da birtakım beklenmedik misafirlerin geleceğine dair bir işaret olarak görülür. Tecrübeli ihtiyar kimseler, karganın çatı, duvar vs. üzerinde hoplama veya yürüme biçiminden ya da gaklama tonu ve biçiminden bunun nasıl bir haber olduğunu anlayabilirler.
Bir kişinin bir iş veya yolculuk için yola çıktığı yol üzerinde alçak uçuş yapan karga, soldan sağa ya da tam ters şekilde uçuş yoluna bağlı olarak, olumlu veya olumsuz yorumlanan bir işaret olarak görülür.
Eski Tamil edebiyatında kargadan, gün doğumundan önce kalkmanın, insan görüşü ötesinde çiftleşmenin ve yemeği paylaşmak üzere dostları ve akrabaları davet etmenin bir örneği olarak bahsedilir.
Ayrıca Kuzgun, Bhutan'ın ulusal kuşudur ve tanrı Gonpo Jarodonchen'i temsil eder biçimde kraliyet şapkasını bezemektedir.
Kuzey Amerika, Pasifik Kuzeybatı Yerlileri
Kuzgun; Çimmesyanlar, Haydalar, Heiltsuklar, Tlingitler, Kwakiutller, Kıyı Salişleri, Koyukonlar ve İnuitler gibi Pasifik Kuzeybatı kıyısı yerli halk mitolojilerinde önemli role sahiptir. Bu yerli halk mitolojilerinde kuzgun, dünyanın yaratıcısıdır ama ayrıca düzenbaz bir tanrı olarak da görülür. Örneğin Tlingit kültüründe, daima açıkça ayırt edilmeseler bile iki farklı kuzgun karakteri vardır. Bunlardan biri yaratıcı kuzgundur; dünyayı biçimlendirmekten sorumludur ve bazen de karanlığa aydınlık getiren güç olarak görülür. Diğeri ise çocuksu kuzgundur; daima bencil, yaramaz, entrikacı ve iştahlıdır. Yüce Ruh her şeyi yaratırken, yarattıklarını ayırmış ve sedir ağacından yapılma kutularda saklamış. Yüce Ruh, bu kutuları insanlardan önce yaşamakta olan hayvanlara hediye olarak vermiş. Hayvanlar kutuları açtığında, dünyayı oluşturan her şey ortaya çıkmış. Kutularda dağlar, ateş, su, rüzgâr ve ayrıca bitkiler için tohumlar bulunuyormuş. Martıya verilen kutuda, dünyanın tüm ışığı varmış. Martı, kutusunu çok sevmiş ve kanadının altında saklayarak onu açmayı reddetmiş. İnsanlar kuzgundan, kutuyu açma ve ışığı salıverme konusunda martıyı ikna etmesini istemiş. Bunun üzerine kutuyu açması için ona yalvarmasına, ısrar etmesine, iltifatta bulunmasına ve onu kandırmaya çalışmasına rağmen, martı bunu kabul etmemiş. En sonunda kuzgun, öfkelenmiş ve martının ayağına bir diken batırmış. Kuzgun, martı acı nedeniyle kutuyu bırakana kadar dikeni daha derine itmiş. Sonrasında kutudan, dünyaya ışığı getiren güneş, ay ve yıldızlar çıkmış ve böylelikle dünyanın ilk günü başlayabilmiş.
Sanatçı Bill Reid, kuzgunu hem düzenbaz hem yaratıcı olarak bütünleştirerek, bir Hayda mitinden bir sahneyi tasvir eden The Raven and The First Men (Kuzgun ve İlk İnsanlar) heykelini yapmıştır. Bu mite göre hem karnı tok olan hem de canı sıkılan kuzgun, bir midye içine sıkışmış bazı yaratıklar bulmuş ve bunları serbest bırakmış. Bu korkmuş ve utangaç yaratıklar, dünyadaki ilk insanlarmış ve midyenin kabuğundan kuzgun tarafından kurtarılmışlar. Daha sonra kuzgun bu yaratıklardan sıkılmış ve onları kabuğa geri götürmeyi planlamış. Ama bunun yerine, bu erkek yaratıklara dişi eşler bulmaya karar vermiş. Kuzgun bir kitonun içinde birkaç dişi insan bulmuş, onları kurtarmış ve bu iki cinsiyete buluşma ve etkileşime geçme fırsatı vermiş. Daima düzenbaz olarak bilinen kuzgun, insanların çiftleşmesinden sorumluymuş ve onlara karşı kendisini çok koruyucu hissetmiş. Kuzgun yaratıcı olmakla birlikte, birçok Hayda mitinde ve efsanesinde sıklıkla insanoğlunun koruyucusu olarak yer almaktadır.
Puget Halici bölgesinden farklı bir kuzgun hikâyesinde, kuzgunun ilk başta, insanların dünyasından önce var olan ruhlar diyarında (aslen kuşlar diyarı) yaşadığından bahsedilir. Bir gün kuzgun, kuşlar diyarından sıkılmış ve gagasıyla bir taş alarak uçup gitmiş. Taşı taşımaktan yorulduğunda onu bırakmış; taş okyanusa düşmüş ve günümüzde insanların yaşadığı gök kubbeyi oluşturana dek genişlemiş.
Hayda yerlilerinden Gwaii tarafından anlatılan eski bir hikâye, Güneşin, Ayın, Yıldızların, Tatlı Suyun ve Ateşin dünyaya kuzgun tarafından nasıl getirildiği ile ilgilidir:
"Uzun zaman önce dünyanın başlangıcının kıyısında Boz Kartal, Güneşin, Ayın, Yıldızların, tatlı suyun ve ateşin koruyucusu imiş. Boz Kartal, tüm bu şeyleri saklı tutacak kadar insanlardan nefret ediyormuş. İnsanlar, ateş ve tatlı su olmaksızın, karanlıkta yaşıyormuş.
"Boz Kartalın güzel bir kızı varmış ve Kuzgun ona âşık olmuş. Önceleri Kuzgun, kar beyazı bir kuşmuş ve böylelikle Boz Kartalın kızından hoşlanmış. Kız onu babasının hanesine davet etmiş.
"Kuzgun, Güneşin, Ayın, Yıldızların ve tatlı suyun Kartalın hanesinin duvarlarında asılı olduğunu gördüğünde, yapması gerekeni anlamış. Kimsenin görmediği bir anda bunları alma fırsatını kollamış. Sonra bunların hepsini ve yanan bir meşaleyi çalmış ve bacadan yukarı doğru çıkmaya başlamış. Kuzgun dışarı çıkar çıkmaz Güneşi gökyüzüne asmış. Okyanusun ortasında bir adanın çok uzağına uçabileceği kadar çok ışık ortaya çıkmış. Güneş battığında Kuzgun, Ayı gökyüzüne asmış ve yıldızları farklı yerlere serpiştirmiş. Bu yeni ışıkla uçmaya ve çaldığı tatlı suyu ve meşaleyi taşımaya devam etmiş.
"Kuzgun yeniden kara üzerine gelmiş. Doğru yere ulaştığında, tüm suyu bırakmış. Su yere inmiş ve dünyadaki tüm tatlı suya sahip akarsular ve göller oluşmuş. Kuzgun artık, meşaleyi gagasında tutarak uçuyormuş. Ateşten çıkan duman, beyaz tüylerine değmiş ve tüyleri siyaha dönmüş. Gagası yanmaya başladığında, meşaleyi bırakıvermiş. Meşale kayalara çarpmış ve ateş, kayaların arasında saklanmış. İşte iki taşı birbirine vurduğunuzda kıvılcım çıkmasının nedeni budur.
“Kuzgunun tüyleri, meşaleden çıkan dumanla siyaha döndükten sonra bir daha asla beyaz olmamış. Bu yüzdendir ki Kuzgun artık siyah bir kuştur."
Kuzgunun güneşi çaldığı ve serbest bıraktığına ve ilk insanların bir midye kabuğundan çıkardığına dair dikkate değer başka hikâyeler de vardır. Britanya Kolumbiyası'nda yaşamış olan Kwakiutlların bir hikâyesi, gelecekte kehanet görüşü gelişsin diye erkek çocuğunun doğumunun ardından plasentanın kuzgunlara ikram edilişinden bahseder; böylelikle, İskandinav geleneklerine benzer şekilde, kuzgun ile kâhinlik arasında bir ilişki kurulmuştur.
Bir efsanede kuzgun kendisini, gün ışığı kutusunun sahibinin bekâr kızı tarafından yutulan bir çam iğnesine dönüştürmüştür; kız hamile kalmış ve kılık değiştirmiş bir kuzgun dünyaya getirmiştir.
Sibirya, Kuzey Asya
Kutcha (ya da Kutkh) isimli kuzgun tanrı veya ruh, Rusya'nın uzak doğusundaki Koryakların ve diğer yerli Çukotka-Kamçatka halklarının şamanik geleneklerinde önemli yer tutar.
Kutcha, geleneksel olarak çeşitli insanlar tarafından çeşitli biçimlerde kutsanır ve birçok efsanede yer alır: Yaradılışta önemli bir figür olarak, insanoğlunun doğurgan bir atası olarak, güçlü bir şaman olarak ve bir düzenbaz olarak. Çukçilerin animist hikâyelerinde adı sıklıkla geçer ve Kamçatka'daki Koryakların ve İtelmenlerin mitolojisinde merkezî roldedir. Kutkh ile ilgili birçok hikâye, Pasifik Kuzeybatı kıyısı yerlileri arasındaki Kuzgun hikâyeleriyle benzerdir; bu durum Asya ve Kuzey Amerika halkları arasında uzun ve dolaylı bir kültürel bağlantı geçmişi olduğunu göstermektedir.
Savaşta savaşçıların kafaları üzerinden uçan iki kuzgun veya karga, Yakut mitolojisinde iki kötü savaş ve vahşet ruhu olan Elbis Kuha ve Ohol Uğola'yı temsil eder. Yahut şamanizminde, Uluu Suorun Toyon ve Uluutuar Uluu Toyon dâhil olmak üzere bazı diğer tanrılar veya ruhlar, "bulutlu gökyüzünün yüce kuzgunu" olarak tanımlanmaktadır.
Modern Edebiyat
Kuzgun, Batı dünyası edebiyatında sıklıkla kendisine yer bulmuştur:
* Susanna Clarke'ın Jonathan Strange & Mr Norrell (2004) romanında Kuzey İngiltere'nin uzun süredir kayıp olan büyücü kralı John Uskglass, Kuzgun Kraldır. Askerî eylemler sırasında veya bir yerde sihirle ortaya çıkarken, dramatik etki için sıklıkla kuzgun sürülerini toplar. Roman boyunca kuzgunlar, onun dönüşünün veya özel bir büyü hareketinin işareti olarak görülür.
* Neil Gaiman'ın American Gods romanında, Huginn ve Muginn kuzgunları önemli bir rol oynamaktadır.
* Charles Dickens'ın tarihî romanı Barnaby Rudge'ta kuzgun "Grip" önemli bir karakterdir.
* Joe Haldeman'ın Guardian (2002) isimli bilim kurgu romanında şekil değiştiren bir yaratık, Gordon ismindeki bir Tlingit şamanı ve bir kuzgun olarak görülmektedir.
* Christopher Marlowe'un The Jew of Malta (muhtemelen 1589 veya 1590) oyununda kuzgunun uğursuz kara görüntüsü kullanılmaktadır.
* Edgar Allan Poe'nun anlatı şiiri "The Raven"da (1845) kuzgun, doğa üstü bir haberci olarak yer almaktadır. Bu şiirde ve Dickens'ın kitabında kuşun konuşma gücü önemlidir.
* Branwyn Rhodes'un yazdığı ve Mike Kunde tarafından resimlendirilen Legend of the Ravens (2013) isimli çocuk kitabı, 1600'lerde II. Charles döneminde Londra Kulesi kuzgunları hakkındaki efsanelere dayanmaktadır.
* William Shakespeare, kuzguna diğer herhangi bir kuşa olduğundan daha fazla atıfta bulunur; Othello ve Macbeth gibi eserleri buna örnektir.
* Edmund Spenser'ın The Faerie Queene (ilk bölümü 1590 ve ikinci bölümü 1596) isimli eserinde kuzgunun uğursuz kara görüntüsü kullanılmaktadır.
* J. R. R. Tolkien'in The Hobbit (1937) isimli kitabında Carc oğlu Roäc, Yalnız Dağ (Erebor) Kuzgunlarının lideridir.
* Darren Shan tarafından yazılan The Saga of Larten Crepsley serisinin Ocean of Blood kitabında Mika Ver Leth, bir kuzgunun insan biçiminde görünen hâli olarak tanımlanmaktadır.
Sinema
* Disney'in The Lone Ranger (2013) filminde (Johnny Depp tarafından canlandırılan) Tonto karakteri, film boyunca bir kuzgunlu başlık takmaktadır.
* Disney'in Sleeping Beauty (1959) filminde Malefiz, Diablo isminde evcil bir kuzguna sahiptir. Bu kuş, Malefiz'in kullanışlı bir yardakçısıdır.
* Diablo, Maleficent (2014) filminde ise Diaval adıyla karşımıza çıkar ve gerektiğinde, (aktör Sam Riley tarafından canlandırılan) bir insana, bir köpeğe, bir ata ve bir ejderhaya dönüşür. İlk defa bir insana dönüştüğünde, Malefiz tarafından bir avcı ve köpeğinin elinden kurtarılır. Bu durum onu Malefiz'e borçlu hâle getirmiş görünmektedir ve Malefiz'in davranışları sıklıkla alaycı ve kınayıcı olsa da Diaval onu desteklemekte ve ona yardım etmektedir.
* Edgar Allan Poe'nun The Raven (Kuzgun) şiiri, 1915, 1935, 1963 ve 2012 yıllarında sinemaya uyarlanmıştır.
* Disney'in Snow White and the Seven Dwarfs (1937) filminde Kötü Kraliçe Grimhilde, evcil bir kuzguna sahiptir. Grimhilde'in kuzgunu isimsizdir ve tamamen sessizdir; akıbeti de belli değildir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: Wikipedia > Cultural depictions of ravens
Tür örneği: Kalın Gagalı Kuzgun
Etiketler:
Bilim
30 Nisan 2016 Cumartesi
Kendi Kendini Döllemek için Erkek Organı Geliştiren Dişi Cichlid
Tek başına kalan bir dişi cichlid, kendisini döllemeyi ve yavru üretmeyi başardı.
Hull Üniversitesinde bulunan cichlid, Pundamilia pundamilia ve Neochromis omnicaeruleus türlerinin insan eliyle çaprazlanmasıyla üretilmişti.
Düzinelerce kardeşi gibi, bir akvaryumda tek başına tutuluyordu ama yanında hiçbir balık olmamasına rağmen, iki yıllık bir süreç içerisinde kırktan fazla yavru doğurdu.
Bu durum, kendi kendini dölleme olarak bilinmektedir. Çiçekler ve böcekler arasında oldukça yaygın bir üreme yöntemidir ama omurgalılarda çok nadir görülür.
Mangrov Killifishi (Kryptolebias marmoratus) kendi kendini döllediği bilinen az sayıdaki omurgalıdan biridir. Bu beceriyi, bir eş bulmak her zaman kolay olmadığı ve belli iç üreme risklerine rağmen kendi kendine üremek hiç ürememekten daha iyi olduğu için geliştirdiği düşünülmektedir.
80 benzer melez dişi arasından sadece birinde kendi kendini döllenme görülmesinin nedeni belirsizdir ama araştırmacılara göre bu, farklı cinsiyet belirleyici genlere sahip ebeveynlerinden ötürü, melek balığın doğasının neden olduğu genetik bir 'yeniliktir'.
Balık, ağızda kuluçka yapmaktadır ve ağzında tuttuğu yumurtaları, suya saldığı ve sonrasında yuttuğu spermlerle dölleyerek üretimi başarabilmiştir.
Kırk yavrusundan on yedisi erişkinliğe ulaşmıştır. Bu balıklar da tek başlarına tutulmuş ama süreç içinde hiçbiri aynı kendi kendini dölleme becerisini sergilememiştir. Bununla birlikte bu yavrular, bilim adamlarının 'iç döllenme baskılanması' adını verdiği, sonradan gelen nesillerde doğum bozukluklarına yol açabilen minimal genetik çeşitliliğe sahip olmuştur.
Kendi kendini dölleyen dişinin analizinde, normal üreme organlarının yanı sıra sperm içeren dokular geliştirdiği bulgusuna ulaşılmıştır.
Çalışma, Royal Society Open Science dergisinde yayınlanmıştır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
İlgili makale: Ağaçlarda Saklanarak Hayatta Kalan Balık
Hull Üniversitesinde bulunan cichlid, Pundamilia pundamilia ve Neochromis omnicaeruleus türlerinin insan eliyle çaprazlanmasıyla üretilmişti.
Düzinelerce kardeşi gibi, bir akvaryumda tek başına tutuluyordu ama yanında hiçbir balık olmamasına rağmen, iki yıllık bir süreç içerisinde kırktan fazla yavru doğurdu.
Bu durum, kendi kendini dölleme olarak bilinmektedir. Çiçekler ve böcekler arasında oldukça yaygın bir üreme yöntemidir ama omurgalılarda çok nadir görülür.
Mangrov Killifishi (Kryptolebias marmoratus) kendi kendini döllediği bilinen az sayıdaki omurgalıdan biridir. Bu beceriyi, bir eş bulmak her zaman kolay olmadığı ve belli iç üreme risklerine rağmen kendi kendine üremek hiç ürememekten daha iyi olduğu için geliştirdiği düşünülmektedir.
80 benzer melez dişi arasından sadece birinde kendi kendini döllenme görülmesinin nedeni belirsizdir ama araştırmacılara göre bu, farklı cinsiyet belirleyici genlere sahip ebeveynlerinden ötürü, melek balığın doğasının neden olduğu genetik bir 'yeniliktir'.
Balık, ağızda kuluçka yapmaktadır ve ağzında tuttuğu yumurtaları, suya saldığı ve sonrasında yuttuğu spermlerle dölleyerek üretimi başarabilmiştir.
Kırk yavrusundan on yedisi erişkinliğe ulaşmıştır. Bu balıklar da tek başlarına tutulmuş ama süreç içinde hiçbiri aynı kendi kendini dölleme becerisini sergilememiştir. Bununla birlikte bu yavrular, bilim adamlarının 'iç döllenme baskılanması' adını verdiği, sonradan gelen nesillerde doğum bozukluklarına yol açabilen minimal genetik çeşitliliğe sahip olmuştur.
Kendi kendini dölleyen dişinin analizinde, normal üreme organlarının yanı sıra sperm içeren dokular geliştirdiği bulgusuna ulaşılmıştır.
Çalışma, Royal Society Open Science dergisinde yayınlanmıştır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
İlgili makale: Ağaçlarda Saklanarak Hayatta Kalan Balık
Etiketler:
Bilim
24 Nisan 2016 Pazar
Zehirli Ortamda Hayatta Kalabilen Balık
| Poecilia mexicana (Üstte erkek ve altta dişi) |
Güney Meksika'da, Kısakuyruk Moli veya Atlantik Molisi olarak bilinen tür (Poecilia mexicana) üzerinde araştırma yapan bilim adamları, toksik ve asidik sularda yaşamasını sağlayan genetik bir mekanizma keşfettiler. 2,5 cm'den küçük olan bu balıklar; tropikal sularda, acı sularda ve volkanik olarak etkilenen ve hidrojen sülfür içeren kaynaklarda yaşayabiliyor.
"Bu balıklar oldukça sıra dışı," diyor Washington Devlet Üniversitesi Biyolojik Bilimler Okulunda genom bilim insanı olarak çalışan Joanna Kelley, "Aynı suya konulan normal balıklar, en fazla bir dakika dayanabiliyor."
Üç drenajda çalışan araştırmacılar, üç takım hidrojen sülfüre dayanıklı balık ve tatlı su balığındaki genleri kıyasladılar.
Joanna Kelley: "Araştırma yaptığımız tatlı su sisteminde otuzdan fazla balık türü yaşarken, sülfürik kaynaklarda sadece moliler vardı."
Molecular Biology and Evolution (Moleküler Biyoloji ve Evrim) dergisinde yayınlanan araştırma, Kelley'e göre doğadaki şartların, laboratuvarda oluşturacakları kontrollü şartlarla benzeştiği nadir bir 'doğal deneydi'.
Araştırmacılar, molilerdeki 35.000'den fazla genin yaklaşık 170'inin, hidrojen sülfürün zehrinin etkisini gidermek üzere aktif olduğunu keşfettiler. Farklı sistemlerde diğer araştırmacılar tarafından yapılan geçmiş çalışmalarda da aynı genlerin hidrojen sülfürü zehirsizleştirildiği görülmüştü.
Kelley: "Burada hidrojen sülfür uzakta tutulmuyor ve diğer bazı alakasız genlerin aktif olma gerekliliği de söz konusu değil. Burada, daha önce hidrojen sülfürün zehirsizleştirilmesini sağlamış genler aktif oluyor veya açılıyor. İşte gerçekten heyecan verici bölüm burası."
Kansas Devlet Üniversitesinde yardımcı doçent olan ve araştırmaya katılmış Michael Tobler, çalışmanın, strese neden olan diğer durumlara karşı türlerin nasıl uyum gösterebildiği konusunda bilim adamlarına ışık tutabileceğini belirtiyor.
Tobler: "Bu habitatlardaki doğal kirleticiler, bize gelecekteki durumlar için örnek oluşturuyor ve insan eliyle oluşan değişimler veya kirlilikle bozuluma uğrayan ekosistemler hakkında düşünmemize fırsat tanıyor. Buradan hareketle, kirleticiler giriş yaptığında bir ekosistemde nasıl değişimler olduğunu ve organizmaların bunlarla nasıl baş ettiğini öğrenebiliriz."
İnsanlarda düşük seviyelerde hidrojen sülfür; beyin, kalp ve diğer organlardaki fizyolojik süreçlerin düzenlenmesine katkı sağlayan bir sinyal molekülü olarak görev üstleniyor. Kelley ve arkadaşlarının yürüttüğü çalışma, bunun nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
10 Şubat 2016 Çarşamba
Ölümcül Bir Virüs, Arı Popülasyonlarını Yok Ediyor ve Bu Tamamen Bizim Hatamız
Tarım ve diğer çevresel hizmetler için arılara tamamen güvensek onları sürüler hâlinde öldüren ölümcül bir virüsün yayılmasına yardım etmiş olduk. Geçtiğimiz günlerde yapılan bir araştırma, arıları başka bölgelere taşımanın Deforme Kanat Virüsünün çabucak artmasına nasıl katkı sağladığını ortaya koyuyor.
Deforme Kanat Virüsü (Deformed Wing Virus, DWV), Varroa cinsinden uyuz böcekleri tarafından taşınıyor ve isminden de anlaşılacağı üzere gelişmekte olan genç arılar üzerinde kesin bir etkiye yol açıyor. Uyuz böcekleri de büyük koloni kayıplarına neden olur şekilde arı larvalarını tüketiyor. Science (Bilim) dergisinde yayınlanan bir çalışma, enfekte olmuş Avrupa bal arılarının ticaretinin yapılmasının virüsün yayılmasına nasıl neden olduğunu ortaya koydu. Çalışmanın yürütücülerinden biri olan Lena Wilfert: "Uyuz böceği taşıdığı bilinse de bilinmese de arıların artık başka bölgelere taşınmasına kesin sınırlamalar getirmek zorundayız."
Neyse ki zararlı virüslerin yayılımını kontrol altına alma olasılığı var. Arıların taşınması sürecinde zorunlu sağlık taramaları yapmak ve uyuz böcekleri açısından arılarını düzenli olarak incelemeleri hususunda arıcıları teşvik etmek, uygulamalar arasında. Deforme Kanat Virüsü Avrupa'dan Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yayılmış olsa da yapabileceğimiz hâlâ çok şey var. Geleceğimiz, günümüzde arı popülasyonlarını sağlıklı tutma çabalarımıza bağlı.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
Deforme Kanat Virüsü (Deformed Wing Virus, DWV), Varroa cinsinden uyuz böcekleri tarafından taşınıyor ve isminden de anlaşılacağı üzere gelişmekte olan genç arılar üzerinde kesin bir etkiye yol açıyor. Uyuz böcekleri de büyük koloni kayıplarına neden olur şekilde arı larvalarını tüketiyor. Science (Bilim) dergisinde yayınlanan bir çalışma, enfekte olmuş Avrupa bal arılarının ticaretinin yapılmasının virüsün yayılmasına nasıl neden olduğunu ortaya koydu. Çalışmanın yürütücülerinden biri olan Lena Wilfert: "Uyuz böceği taşıdığı bilinse de bilinmese de arıların artık başka bölgelere taşınmasına kesin sınırlamalar getirmek zorundayız."
Neyse ki zararlı virüslerin yayılımını kontrol altına alma olasılığı var. Arıların taşınması sürecinde zorunlu sağlık taramaları yapmak ve uyuz böcekleri açısından arılarını düzenli olarak incelemeleri hususunda arıcıları teşvik etmek, uygulamalar arasında. Deforme Kanat Virüsü Avrupa'dan Kuzey Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya yayılmış olsa da yapabileceğimiz hâlâ çok şey var. Geleceğimiz, günümüzde arı popülasyonlarını sağlıklı tutma çabalarımıza bağlı.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
2 Şubat 2016 Salı
Bilim Adamları, Avustralya'da Okaliptüs Ağaçlarında Altın Buldular
Bilim adamları ilk defa, yaşayan bir organizmanın içerisinde doğal yollarla bütünleşmiş altın buldular. Nature Communications dergisinde yayınlanan çalışmada, Avustralya'daki Commonwealth Scientific and Industrial Research Organization (CSIRO) (Federal Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Organizasyonu) bünyesinden araştırmacılar, okaliptüs ağaçlarının yapraklarında ve dallarında insan saçının beşte biri çapında partiküller keşfettiklerini açıkladılar.
Okaliptüsün su arayışı sürecinde altın, kök sistemi aracılığıyla topraktan ağacın içerisine girebiliyor. Bu element ağaç için zehirli olabildiğinden, bilim adamları ağacın, altını ayırmak ve dışarı atmak için yapraklarına ve dallarına ilettiği hipotezini ortaya koydular. Altın, çıplak gözle görülemiyor ama özel x-ışını teknolojisi yardımıyla tespit edilebiliyor.
Altın elde etmek için okaliptüs ağaçlarına hücum etmeye ise muhtemelen gerek yok. Araştırma lideri Mel Lintern, Brisbane Times gazetesine, toplamda 500 ağacın bir altın madeninin üzerinde büyümüş olsalar bile, sadece küçük bir alyans yapılabilecek kadar altın üreteceklerini açıkladı. Bununla birlikte ağaçlardaki altın varlığı, sondajcılara toprağı rastgele delmeksizin altın damarlarını tespit etmeleri hususunda yardımcı olabilir.
Daily Mail gazetesine göre altın madeni keşifleri, son on yılda yarı yarıya azaldı ve çıkarılan altının kalitesi düştü. Okaliptüs ağaçları dikmek ise, yüzeyin metrelerce altında altın arayışı yapabilmek için çok daha çevre dostu ve uygun maliyetli bir yöntem olabilir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
Okaliptüsün su arayışı sürecinde altın, kök sistemi aracılığıyla topraktan ağacın içerisine girebiliyor. Bu element ağaç için zehirli olabildiğinden, bilim adamları ağacın, altını ayırmak ve dışarı atmak için yapraklarına ve dallarına ilettiği hipotezini ortaya koydular. Altın, çıplak gözle görülemiyor ama özel x-ışını teknolojisi yardımıyla tespit edilebiliyor.
Altın elde etmek için okaliptüs ağaçlarına hücum etmeye ise muhtemelen gerek yok. Araştırma lideri Mel Lintern, Brisbane Times gazetesine, toplamda 500 ağacın bir altın madeninin üzerinde büyümüş olsalar bile, sadece küçük bir alyans yapılabilecek kadar altın üreteceklerini açıkladı. Bununla birlikte ağaçlardaki altın varlığı, sondajcılara toprağı rastgele delmeksizin altın damarlarını tespit etmeleri hususunda yardımcı olabilir.
Daily Mail gazetesine göre altın madeni keşifleri, son on yılda yarı yarıya azaldı ve çıkarılan altının kalitesi düştü. Okaliptüs ağaçları dikmek ise, yüzeyin metrelerce altında altın arayışı yapabilmek için çok daha çevre dostu ve uygun maliyetli bir yöntem olabilir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
Etiketler:
Bilim
5 Ekim 2015 Pazartesi
Okçu Balığının Atış Becerisi Üzerine Yeni Bir Çalışma
Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Okçu Balığı düz bir şekilde atış yapabiliyor çünkü düz görme becerisine sahip.
Shelby Temple ve çalışma arkadaşları, İri Pullu Okçu Balığının (Yedi Noktalı Okçu Balığı olarak da bilinir; Toxotes chatareus) arka planda görsel açıdan karmaşık şekilde duran sarkık bitkiler üzerinde kamufle olmuş küçük böcekleri belirleme becerisi üzerine bir çalışma yürüttüler. Bunu (balık avını sadece su-hava ara yüzeyindeki görsel ipuçlarıyla belirleyebildiği için) balığın hem su üstünü hem su altını iyi şekilde görebilmesini sağlayan görsel uyumlulukları inceleyerek yaptılar.
Bilim adamları, retinadaki fotoreseptörlerin (ışık alıcıları) tayfsal soğurma durumunu tanımlamak üzere mikro spektrofotometriyi kullandılar ve Okçu Balığının sucul ve havai bakış alanlarındaki tayfsal farklılıklarla ilişkili olarak çubuk ve koni fotoreseptörlerini farklı şekillerde ayarlayabildiği bulgusuna ulaştılar. Balık ayrıca, gözünün maksimum görme keskinliğini tercih ettiği atış açısıyla uyumlu hâle getiriyor.
Çalışma lideri Shelby Temple’a göre çalışmanın sonuçları, birçok omurgalı grubunda bulunan bir olgu olarak göz genelinde renk görmedeki farklılıkların fonksiyonel rolü ile ilgili ampirik bulgular ortaya koymuştur.
“Okçu Balığı gözünün farklı yönlere bakmayla ilintili renk duyarlılığı ile bu farklı yönlerdeki arka plan ortamı arasında bulduğumuz ilişki, Okçu Balığı gözünün farklı yönlerde tayfsal ışık kalitesindeki farklılıklara yüksek uyum sağlama özelliği olduğunu ortaya koymaktadır.
“Bulgularımız, diğer birçok omurgalı gözünde neden bu gibi intraretinal farklılıkların olduğunun çözülmesi açısından yararlı olabilir.”
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmenin notu: Makaleye yorum getirmek gerekirse çalışmanın sonuçlarından, Okçu Balığı gözünün düz bir açıyla hedefine kilitlendiği ama bunun öncesinde farklı ortamlardaki renk farklılıklarına rağmen, bu farklılıklara uyum sağlayabildiği anlaşılmaktadır.
Shelby Temple ve çalışma arkadaşları, İri Pullu Okçu Balığının (Yedi Noktalı Okçu Balığı olarak da bilinir; Toxotes chatareus) arka planda görsel açıdan karmaşık şekilde duran sarkık bitkiler üzerinde kamufle olmuş küçük böcekleri belirleme becerisi üzerine bir çalışma yürüttüler. Bunu (balık avını sadece su-hava ara yüzeyindeki görsel ipuçlarıyla belirleyebildiği için) balığın hem su üstünü hem su altını iyi şekilde görebilmesini sağlayan görsel uyumlulukları inceleyerek yaptılar.
Bilim adamları, retinadaki fotoreseptörlerin (ışık alıcıları) tayfsal soğurma durumunu tanımlamak üzere mikro spektrofotometriyi kullandılar ve Okçu Balığının sucul ve havai bakış alanlarındaki tayfsal farklılıklarla ilişkili olarak çubuk ve koni fotoreseptörlerini farklı şekillerde ayarlayabildiği bulgusuna ulaştılar. Balık ayrıca, gözünün maksimum görme keskinliğini tercih ettiği atış açısıyla uyumlu hâle getiriyor.
Çalışma lideri Shelby Temple’a göre çalışmanın sonuçları, birçok omurgalı grubunda bulunan bir olgu olarak göz genelinde renk görmedeki farklılıkların fonksiyonel rolü ile ilgili ampirik bulgular ortaya koymuştur.
“Okçu Balığı gözünün farklı yönlere bakmayla ilintili renk duyarlılığı ile bu farklı yönlerdeki arka plan ortamı arasında bulduğumuz ilişki, Okçu Balığı gözünün farklı yönlerde tayfsal ışık kalitesindeki farklılıklara yüksek uyum sağlama özelliği olduğunu ortaya koymaktadır.
“Bulgularımız, diğer birçok omurgalı gözünde neden bu gibi intraretinal farklılıkların olduğunun çözülmesi açısından yararlı olabilir.”
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmenin notu: Makaleye yorum getirmek gerekirse çalışmanın sonuçlarından, Okçu Balığı gözünün düz bir açıyla hedefine kilitlendiği ama bunun öncesinde farklı ortamlardaki renk farklılıklarına rağmen, bu farklılıklara uyum sağlayabildiği anlaşılmaktadır.
18 Nisan 2015 Cumartesi
Cichlidler, İdrarlarıyla İletişim Kuruyor
Karen Maruska ve Russell Fernald tarafından yürütülen ve Deneysel Biyoloji dergisinde (the Journal of Experimental Biology) yayınlanan bir çalışmaya göre, Astatotilapia burtoni türünün erkekleri, idrarlarıyla iletişim kuruyor.
Baskın erkekler üzerinde çalışma yürüten bilim adamları; erkeklerin, dişilerle ve diğer erkeklerle girdikleri etkileşimler sırasında idrarlarındaki kimyasal işaretleri kullandıkları hipotezini test ettiler.
Bilim adamları, idrarlarını görünür yapmak amacıyla 40 erkek cichlide mavi boya enjekte ettiler ve sonrasında, her bir erkek cichlidi, onar defa tekrarlamak suretiyle, dört farklı uygulamadan birine tabi tuttular.
Dört uygulama, aynı akvaryuma (1) diğer bir baskın erkeğin eklenmesi; (2) ağızda kuluçka yapan iki dişinin eklenmesi; (3) hamile bir dişinin eklenmesi veya (4) hiçbir balığın eklenmemesi (kontrol olarak) şeklinde oldu.
Bilim adamları; erkek cichlidlerin, ağızda kuluçka yapan dişilerin eklenmesine veya hiçbir balığın eklenmemesine kıyasla, hamile dişinin varlığında daha sık şekilde idrar yaptıkları bulgusuna ulaştılar.
Ayrıca erkek cichlidlerin, diğer baskın erkeğin varlığında da daha sık idrar yaptıklarını buldular ki bu durum, idrardaki kimyasal işaretlerin, baskınlık durumu hakkında bilgi aktarımında bulunabildiğini göstermektedir.
Sonrasında bilim adamları, balığa sadece görsel işaretler göstererek (Örneğin balık, diğer balıkları sadece saydam bir engel üzerinden görebildi) deneyi tekrarladılar ve teste tabi tutulan balığın tüm duyusal bilgileri kullanabildiği durumla sadece görsel işaretleri kullanabildiği durum kıyaslandığında idrar yapma sıklığında belirgin şekilde azalma olmasına rağmen, benzer sonuçlar elde ettiler.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Fotoğraf: Hippocampus-Bildarchiv
İlgili makale: Balık İdrarında Ne Var?
Baskın erkekler üzerinde çalışma yürüten bilim adamları; erkeklerin, dişilerle ve diğer erkeklerle girdikleri etkileşimler sırasında idrarlarındaki kimyasal işaretleri kullandıkları hipotezini test ettiler.
Bilim adamları, idrarlarını görünür yapmak amacıyla 40 erkek cichlide mavi boya enjekte ettiler ve sonrasında, her bir erkek cichlidi, onar defa tekrarlamak suretiyle, dört farklı uygulamadan birine tabi tuttular.
Dört uygulama, aynı akvaryuma (1) diğer bir baskın erkeğin eklenmesi; (2) ağızda kuluçka yapan iki dişinin eklenmesi; (3) hamile bir dişinin eklenmesi veya (4) hiçbir balığın eklenmemesi (kontrol olarak) şeklinde oldu.
Bilim adamları; erkek cichlidlerin, ağızda kuluçka yapan dişilerin eklenmesine veya hiçbir balığın eklenmemesine kıyasla, hamile dişinin varlığında daha sık şekilde idrar yaptıkları bulgusuna ulaştılar.
Ayrıca erkek cichlidlerin, diğer baskın erkeğin varlığında da daha sık idrar yaptıklarını buldular ki bu durum, idrardaki kimyasal işaretlerin, baskınlık durumu hakkında bilgi aktarımında bulunabildiğini göstermektedir.
Sonrasında bilim adamları, balığa sadece görsel işaretler göstererek (Örneğin balık, diğer balıkları sadece saydam bir engel üzerinden görebildi) deneyi tekrarladılar ve teste tabi tutulan balığın tüm duyusal bilgileri kullanabildiği durumla sadece görsel işaretleri kullanabildiği durum kıyaslandığında idrar yapma sıklığında belirgin şekilde azalma olmasına rağmen, benzer sonuçlar elde ettiler.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Fotoğraf: Hippocampus-Bildarchiv
İlgili makale: Balık İdrarında Ne Var?
7 Nisan 2015 Salı
Bilim Adamları, Çamur Zıpzıpının Üreme Gizemini Çözdüler
Çamur Zıpzıpları, bu amfibik balıklar üzerinde yapılan yeni bir çalışmaya göre, yumurtaları için içi havayla dolu çukurlarda kuluçkaya yatıyor ama yumurtalar çatlamaya hazır hale geldiğinde, onları suya batırıyorlar.
Japonya Nagasaki Üniversitesinin Doğu Çin Denizi Araştırma Enstitüsünden bilim adamları, Japon Çamur Zıpzıpı (Periophthalmus modestus) üzerinde araştırma yaptılar ve balığın, yumurtalarının bakımı için harika bir stratejiye sahip olduğunu buldular.
Diğer Çamur Zıpzıpları gibi Periophthalmus modestus türü de gelgitin etkilediği çamur tabakalarında yaşar ve sıcaklık, tuzluluk ve oksijen seviyelerindeki büyük değişikliklerle başa çıkma konusunda uyum sağlamıştır.
Bilim adamları, balığın, yumurtalarını kendisi tarafından yapılan ve içi hava dolu çamur çukurların duvarlarına dizdiğini gözlemledi.
Ancak yumurtaların, kötü kokulu ve oksijenden neredeyse tamamen yoksun olabilen haliç sularında nasıl bozulmadan kaldıklarını bilinmiyordu.
Araştırmada, yavruları avcılardan koruyan erkek Çamur Zıpzıpının, oksijen yetersizliği nedeniyle yumurtaların bozulmalarını önlemek için düzenli olarak ağız dolusu havayı çukura getirip bıraktığı keşfedildi.
Yumurtalar gelişimlerini tamamladığında, erkek balık suların yükseleceği ertesi geceyi bekledi ve sonrasında, suyla dolsun diye yumurta odasından havayı aldı.
Yükselen sular, yumurtaların çatlamasını tetikledi ve yumurtalardan çıktıklarında yavrular, serbest yüzer hale gelebildi.
Bilim adamları: “Periophthalmus modestus, çamur tabakasından göç etmek yerine bu zorlu habitatta yumurtaları yetiştirmesini sağlayan bir üreme stratejisi geliştirdi.
“Bu strateji, Çamur Zıpzıpı yumurtalarının hava içerisinde gelişme özelliğinde olmasını ve yumurtaları koruyan erkeğin hava soluma kapasitesinin, hepsi gelgit döngüsüyle uyum içinde olacak şekilde yumurtaları korumayı, yumurta odasına ve yumurta odasından hava taşımayı ve buradaki O2 seviyelerini algılamayı kapsayan karmaşık bir davranışsal diziye uygunluğunu gerektirmektedir.”
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Japonya Nagasaki Üniversitesinin Doğu Çin Denizi Araştırma Enstitüsünden bilim adamları, Japon Çamur Zıpzıpı (Periophthalmus modestus) üzerinde araştırma yaptılar ve balığın, yumurtalarının bakımı için harika bir stratejiye sahip olduğunu buldular.
Diğer Çamur Zıpzıpları gibi Periophthalmus modestus türü de gelgitin etkilediği çamur tabakalarında yaşar ve sıcaklık, tuzluluk ve oksijen seviyelerindeki büyük değişikliklerle başa çıkma konusunda uyum sağlamıştır.
Bilim adamları, balığın, yumurtalarını kendisi tarafından yapılan ve içi hava dolu çamur çukurların duvarlarına dizdiğini gözlemledi.
Ancak yumurtaların, kötü kokulu ve oksijenden neredeyse tamamen yoksun olabilen haliç sularında nasıl bozulmadan kaldıklarını bilinmiyordu.
Araştırmada, yavruları avcılardan koruyan erkek Çamur Zıpzıpının, oksijen yetersizliği nedeniyle yumurtaların bozulmalarını önlemek için düzenli olarak ağız dolusu havayı çukura getirip bıraktığı keşfedildi.
Yumurtalar gelişimlerini tamamladığında, erkek balık suların yükseleceği ertesi geceyi bekledi ve sonrasında, suyla dolsun diye yumurta odasından havayı aldı.
Yükselen sular, yumurtaların çatlamasını tetikledi ve yumurtalardan çıktıklarında yavrular, serbest yüzer hale gelebildi.
Bilim adamları: “Periophthalmus modestus, çamur tabakasından göç etmek yerine bu zorlu habitatta yumurtaları yetiştirmesini sağlayan bir üreme stratejisi geliştirdi.
“Bu strateji, Çamur Zıpzıpı yumurtalarının hava içerisinde gelişme özelliğinde olmasını ve yumurtaları koruyan erkeğin hava soluma kapasitesinin, hepsi gelgit döngüsüyle uyum içinde olacak şekilde yumurtaları korumayı, yumurta odasına ve yumurta odasından hava taşımayı ve buradaki O2 seviyelerini algılamayı kapsayan karmaşık bir davranışsal diziye uygunluğunu gerektirmektedir.”
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
2 Nisan 2015 Perşembe
Mobil Kırmızı Işıklı Alanlar Oluşturan Balık
Kırmızı floresanslı balık, okyanusta yaşadığı yer daha derin oldukça, daha parlak hale geliyor.
Bazı balık türleri kırmızı ışık yayar ve yaşadıkları derinliklerde gün ışığı tayfının kırmızı bölümü yukarıdaki su tarafından soğurulmuş olsa bile kırmızı ışıklı görünebilir. Uzun süre, kırmızı ışığın 10 m.den derin sularda bir rol oynamadığı düşünülüyordu ama araştırmacılar, sekiz türün altısında, derinlik arttıkça daha güçlü bir floresans olduğunu keşfettiler.
Tropikal Çizgili Üçyüzgeç (Helcogramma striata), tropikal sularda yaşayan en güçlü floresanslı balıklardan biridir. 20 m. derinlikte yaşayan bireyler, 5 m. derinlikte yaşayan akrabalarına göre altı kat daha parlak ışık yayıyor.
Bilim adamları, yüzeye yakın yaşayan ve güçlü gün ışığına maruz kalan mercanlarda olduğu üzere, floresanslı olmanın balığı ultraviyole ışınlardan koruduğu hipotezini test ettiler. UV radyasyonu sığ sularda çok daha fazladır ve eğer ultraviyole ışınlardan korunmak önemli bir durumsa, araştırmacılar yüzeye daha yakın olan balıkların daha fazla kırmızı floresans yaydığını göreceklerdi; ancak durum bunun tam tersi.
Bu durum, balığın, kontrastları güçlendirmek ve daha iyi görmek için etrafını kırmızı ışıkla aydınlattığını ortaya koyuyor. Araştırmacıların yeni hedefi ise balığın kırmızı ışığı tam olarak nasıl kullandığını, özellikle de gözlerinin etrafındaki floresanslı yapının karanlık sularda yön ve yiyecek bulmasında yardımcı olup olmadığını belirlemek.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Bazı balık türleri kırmızı ışık yayar ve yaşadıkları derinliklerde gün ışığı tayfının kırmızı bölümü yukarıdaki su tarafından soğurulmuş olsa bile kırmızı ışıklı görünebilir. Uzun süre, kırmızı ışığın 10 m.den derin sularda bir rol oynamadığı düşünülüyordu ama araştırmacılar, sekiz türün altısında, derinlik arttıkça daha güçlü bir floresans olduğunu keşfettiler.
Tropikal Çizgili Üçyüzgeç (Helcogramma striata), tropikal sularda yaşayan en güçlü floresanslı balıklardan biridir. 20 m. derinlikte yaşayan bireyler, 5 m. derinlikte yaşayan akrabalarına göre altı kat daha parlak ışık yayıyor.
Bilim adamları, yüzeye yakın yaşayan ve güçlü gün ışığına maruz kalan mercanlarda olduğu üzere, floresanslı olmanın balığı ultraviyole ışınlardan koruduğu hipotezini test ettiler. UV radyasyonu sığ sularda çok daha fazladır ve eğer ultraviyole ışınlardan korunmak önemli bir durumsa, araştırmacılar yüzeye daha yakın olan balıkların daha fazla kırmızı floresans yaydığını göreceklerdi; ancak durum bunun tam tersi.
Bu durum, balığın, kontrastları güçlendirmek ve daha iyi görmek için etrafını kırmızı ışıkla aydınlattığını ortaya koyuyor. Araştırmacıların yeni hedefi ise balığın kırmızı ışığı tam olarak nasıl kullandığını, özellikle de gözlerinin etrafındaki floresanslı yapının karanlık sularda yön ve yiyecek bulmasında yardımcı olup olmadığını belirlemek.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Etiketler:
Akvaryum (Tuzlu Su),
Bilim
21 Mart 2015 Cumartesi
Doğal Dünyanın Altın Madalya Sahipleri
Özellikle Olimpiyatlar gelip çattığında koşma, zıplama ve dalış gibi sporlar, herkesin aklında oluyor ve dünya, en iyi insan atletlerin rekabetlerine odaklanıyor. Ancak insanlar, olağanüstü atletizm becerileri sergileyen tek canlılar değil. IUCN (Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği) bize doğal dünyanın altın madalya sahiplerini tanıtıyor.
Bazıları IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesinde bulunan bu hayvan atletler, doğal dünyadaki en hızlı sürat koşucuları, en yükseğe zıplayan yüksek atlamacılar ve en zarif jimnastikçiler.
İşte her biri kendi dalında altın madalya sahibi olan canlılar:
Okçuluk - İnce Pullu Okçu Balığı (Toxotes microlepis): Okçu balığı, özel olarak gelişmiş ağzıyla su püskürterek, karada yaşayan böcekleri (uçan sinekler veya dalların üzerindeki böcekler) ve diğer küçük hayvanları avlar. Bu tür, Güneydoğu Asya’da kara bitkilerinin su yüzeyine uzandığı akıntılı ya da durgun tatlı veya acı sular boyunca görülür. İnce Pullu Okçu Balığı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Artistik Jimnastik - Çevik Gibbon (Hylobates agilis): Gibbonlar, asimetrik barlarda sergilenen jimnastik becerilerine benzeyen zarif jimnastik hareketleriyle ünlüdür. Sumatra, Batı Malezya ve Güney Tayland’da yaşayan Çevik Gibbon, dallar arasında her iki ön kolunu da kullanıp hareket ederek ağaçtan ağaca geçiş yapar. Günümüzde IUCN Kırmızı Listesi’nde yer alan 16 gibbon türü vardır ve Çevik Gibbon, Türü Tükenme Tehlikesi Altında kategorisinde listelenmektedir.
Boks - Avrupa Yabani Tavşanı (Lepus europaeus): Avrupa Yabani Tavşanının üremesi, baharda “Mart Çılgınlığı” adı verilen süreçte gerçekleşir. Dişiler, erkeklerle “boks yaparak” onların kuvvetlerine göre eşlerini seçer; dişiler ve erkekler karşılıklı arka ayaklarının üzerinde durur ve ön ayaklarıyla birbirlerine vururlar. Dişiler, erkeklere göre biraz daha iri yapılı olduğundan, sadece güçlü erkekler dişileri etkiler ve onlarla çiftleşme şansına erişirler. Avrupa Yabani Tavşanı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Dalış - Gök Doğan veya Bayağı Doğan (Falco peregrinus): Dünyanın en hızlı hayvanlarından biri olan Gök Doğan, avına odaklanıp gökyüzünden dalışa geçtiğinde, genel olarak saatte 320 km. hıza erişebilmektedir. Bugüne kadar kayıt altına alınmış en hızlı dalışı ise saatte 390 km.dir. Antarktika haricinde dünya geneline yayılmış olan bu tür, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Binicilik - Sarı Gagalı Temizlikçi Kuşu (Buphagus africanus) ve Kırmızı Gagalı Temizlikçi Kuşu (Buphagus erythrorhynchus): Temizlikçi Kuşları, Afrika’nın otlayan memelilerinin sırtlarına binip, onların üzerinde yaşayan keneleri ve diğer parazitleri yiyen iki kuş türüdür. Temizlikçi kuşları ve memeliler arasındaki ilişki, genellikle iki taraf için de faydalıdır ama bazı durumlarda memeliler için zararlı olabilmektedir. İki Temizlikçi Kuşu türü de IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Yüksek atlama - Yaygın Köpük Böceği (Philaenus spumarius): Britanya boyunca yaygın olarak görülen bu böcek, avcılardan veya yaşadığı bitkilerle beslenen hayvanlardan zıplayarak kaçmasını sağlayan olağanüstü bir beceriye sahiptir. Yaygın Köpük Böceğini zıplatan güç, vücut ağırlığının 400 katıdır ve en yükseğe atlayıcılar, 700 mm.ye ulaşabilir ki bu ölçü, vücut uzunluğunun 115 katıdır; bu bir insanın 200 m. atlaması gibidir! Bu böcek, henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Cirit atma - Hint Oklu Kirpisi (Hystrix indica): Oklu Kirpilerin cirit benzeri dikenleri vardır ama Olimpik atletlerin aksine, bunları havaya fırlatmazlar. Oklu Kirpinin dikenleri, vücut sıcaklığını ayarlamaya yardımcı olur ve ayrıca savunma amaçlı kullanılır. Kendisini tehlike altında hissettiğinde, Oklu Kirpi daha büyük görünmek için dikenlerini kabartır. Hint Oklu Kirpisi, Türkiye’de ve Doğu Akdeniz’de de kayıt altına alınmıştır ve Güneydoğu ve Orta Asya’dan (Afganistan ve Türkmenistan dâhil) Pakistan, Hindistan, Nepal, Çin ve Sri Lanka’ya kadar dağılım gösterir. IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Maraton - Kuzey Sumrusu (Sterna paradisaea): Bu kuş, her yıl yazın ürediği yüksek Arktik kesiminden kışladığı Antarktika’ya kadar göç eder; bu bazı bireylerin her yıl 80.000 km.den fazla uçtuğu anlamına gelmektedir! 30 yıldan fazla sürebilen hayatı boyunca Kuzey Sumrusu, yaklaşık olarak üç defa aya gidip gelme mesafesine eşit bir yolculuk gerçekleştirir. Kuzey Sumrusu, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Yelkencilik - Yelken Balığı (Istiophorus platypterus ve Istiophorus albicans) Yelken Balığı, kendisine bu ismin verilmesine neden olan yelken görünümlü büyük bir sırt yüzgecine sahiptir. Yüzgeç, vücut uzunluğu boyunca devam eder ve açıldığında, vücut genişliğinden daha geniş olur. Yelken Balığının Atlantik popülasyonu Istiophorus albicans olarak, Hint-Pasifik popülasyonu ise Istiophorus platypterus olarak sınıfandırılır. Yelken Balığı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Atıcılık - Himalaya Balsamı (Impatiens glandulifera): Himalaya Balsamının olgun meyveleri, bir patlama sesiyle açılır ve tohumlar belli bir mesafeye “atış yapılır biçimde” fırlatılır. Bereketli bir tohum üreticisi olan her bir bitki, yaklaşık 2.500 tohum üretebilir ve tohum dağıtma tekniği, bitkinin yeni alanlarda koloni kurmasına yardımcı olur. Himalayalar’a özgüdür ama sonradan getirildiği Avrupa’da ve diğer yerlerde de yetişmeye başlamıştır; istilacı bir tür olma ve diğer bitkiler üzerinde baskın gelme özelliği vardır. Henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Gülle atma - Sakallı Akbaba (Gypaetus barbatus): Sakallı Akbaba, yırtıcı bir kuştur ve eski dünya akbabaları içinde en büyüklerinden biridir. Bu kuş, gülle atma altın madalyasını kazanır çünkü büyük kemikleri, kırmak ve içlerindeki besleyici iliği yemek üzere çok yükseklerden aşağı bırakır. Bu türün dağılımı, Güney Avrupa’dan Orta Doğu boyunca Kuzeydoğu Çin’e kadar uzanır ve ayrıca Kuzey, Doğu ve Güney Afrika’da da görülür. Sakallı Akbaba, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Sürat koşusu - Çita (Acinonyx jubatus): Çita, dünyadaki en hızlı kara hayvanıdır ve kısa koşularda saatte 113 km.ye kadar hıza ulaşabilir. En hızlı insan sürat koşucusu olan Usain Bolt, saatte 44,6 km.ye erişebilmektedir. IUCN Kırmızı Listesi’nde Hassas kategorisinde yer alan Çita, Afrika genelinde görülür ve İran’daki alt türü (Acinonyx jubatus venaticus) ise, Kritik Tehlikede kategorisindedir.
Ritmik jimnastik - Cennet Kuşları (Paradisaeidae familyası): Cennet Kuşları, renkli tüyleriyle ve parlak renkli kıyafetleri içindeki jimnastikçileri anımsatan dans benzeri gösterileriyle ünlüdür. Erkek Cennet Kuşları, kur yapma davranışı ile dişileri etkileme rekabetine girer. İster bireysel olarak ister grup halinde kur yapma çılgınlığına katılan erkekler, tüylerini göstererek hoplar, kafalarını sallar ve güzel uzun flama benzeri tüylerini sallar. Eğer bir erkek, bir dişiyi etkilemeyi başarırsa, ödülü dişiyle çiftleşmek olur. Papua Yeni Gine ve Endonezya’da yaşayan ve Paradisaeidae familyasının üyeleri olan Cennet Kuşları arasında Siyah Sivri Gagalı Cennet Kuşu (Epimachus fastuosus), Mavi Cennet Kuşu (Paradisaea rudolphi) ve Wahnes Parotiası (Parotia wahnesi), IUCN Kırmızı Listesi’nde Türü Tükenme Tehlikesi Altında kategorisinde yer almaktadır.
Triatlon - Galapagos Deniz İguanası (Amblyrhynchus cristatus): Bu hayvanı bisiklet kullanırken göremezsiniz ama Galapagos Deniz İguanası, dünyada karada koşan ve okyanus dalgalarının altında yüzen tek kertenkeledir. Deniz alglerini yemenin arayışında, iri erkeklerin 20 m. derinlikte yüzebilme ve su altında 30 dakika kalabilme özelliği vardır. Soğuk deniz suyunda beslendikten sonra Deniz İguanaları yeniden ısınmak için karada güneş banyosu yapar. Galapagos Deniz İguanası, IUCN Kırmızı Listesi’nde Hassas kategorisinde yer almaktadır.
Halter - Gergedan Böceği (Xyloryctes thestalus): Bu böcek, vücut kütlesinin 30 katından fazla ağırlıktaki yükleri taşıyabilme özelliğine sahiptir ve bu açıdan, dünyadaki en güçlü hayvanlar arasındadır. Kıyaslama açısından, bir Olimpiyat müsabakasında bir insan tarafından kaldırılmış en yüksek ağırlık 263,5 kg.dir ve bu kaldırış, Hüseyin Rızazade tarafından gerçekleştirilmiştir; bu ağırlık, kendi vücut ağırlığının bir buçuk katıdır ve ortalama dört insan ağırlığına denktir. Gergedan Böceği, Arizona, New Mexico ve Meksika’da bulunur ve henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: ecology.com
Bazıları IUCN Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türlerin Kırmızı Listesinde bulunan bu hayvan atletler, doğal dünyadaki en hızlı sürat koşucuları, en yükseğe zıplayan yüksek atlamacılar ve en zarif jimnastikçiler.
İşte her biri kendi dalında altın madalya sahibi olan canlılar:
Okçuluk - İnce Pullu Okçu Balığı (Toxotes microlepis): Okçu balığı, özel olarak gelişmiş ağzıyla su püskürterek, karada yaşayan böcekleri (uçan sinekler veya dalların üzerindeki böcekler) ve diğer küçük hayvanları avlar. Bu tür, Güneydoğu Asya’da kara bitkilerinin su yüzeyine uzandığı akıntılı ya da durgun tatlı veya acı sular boyunca görülür. İnce Pullu Okçu Balığı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.Artistik Jimnastik - Çevik Gibbon (Hylobates agilis): Gibbonlar, asimetrik barlarda sergilenen jimnastik becerilerine benzeyen zarif jimnastik hareketleriyle ünlüdür. Sumatra, Batı Malezya ve Güney Tayland’da yaşayan Çevik Gibbon, dallar arasında her iki ön kolunu da kullanıp hareket ederek ağaçtan ağaca geçiş yapar. Günümüzde IUCN Kırmızı Listesi’nde yer alan 16 gibbon türü vardır ve Çevik Gibbon, Türü Tükenme Tehlikesi Altında kategorisinde listelenmektedir.
Boks - Avrupa Yabani Tavşanı (Lepus europaeus): Avrupa Yabani Tavşanının üremesi, baharda “Mart Çılgınlığı” adı verilen süreçte gerçekleşir. Dişiler, erkeklerle “boks yaparak” onların kuvvetlerine göre eşlerini seçer; dişiler ve erkekler karşılıklı arka ayaklarının üzerinde durur ve ön ayaklarıyla birbirlerine vururlar. Dişiler, erkeklere göre biraz daha iri yapılı olduğundan, sadece güçlü erkekler dişileri etkiler ve onlarla çiftleşme şansına erişirler. Avrupa Yabani Tavşanı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Dalış - Gök Doğan veya Bayağı Doğan (Falco peregrinus): Dünyanın en hızlı hayvanlarından biri olan Gök Doğan, avına odaklanıp gökyüzünden dalışa geçtiğinde, genel olarak saatte 320 km. hıza erişebilmektedir. Bugüne kadar kayıt altına alınmış en hızlı dalışı ise saatte 390 km.dir. Antarktika haricinde dünya geneline yayılmış olan bu tür, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Binicilik - Sarı Gagalı Temizlikçi Kuşu (Buphagus africanus) ve Kırmızı Gagalı Temizlikçi Kuşu (Buphagus erythrorhynchus): Temizlikçi Kuşları, Afrika’nın otlayan memelilerinin sırtlarına binip, onların üzerinde yaşayan keneleri ve diğer parazitleri yiyen iki kuş türüdür. Temizlikçi kuşları ve memeliler arasındaki ilişki, genellikle iki taraf için de faydalıdır ama bazı durumlarda memeliler için zararlı olabilmektedir. İki Temizlikçi Kuşu türü de IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Yüksek atlama - Yaygın Köpük Böceği (Philaenus spumarius): Britanya boyunca yaygın olarak görülen bu böcek, avcılardan veya yaşadığı bitkilerle beslenen hayvanlardan zıplayarak kaçmasını sağlayan olağanüstü bir beceriye sahiptir. Yaygın Köpük Böceğini zıplatan güç, vücut ağırlığının 400 katıdır ve en yükseğe atlayıcılar, 700 mm.ye ulaşabilir ki bu ölçü, vücut uzunluğunun 115 katıdır; bu bir insanın 200 m. atlaması gibidir! Bu böcek, henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Cirit atma - Hint Oklu Kirpisi (Hystrix indica): Oklu Kirpilerin cirit benzeri dikenleri vardır ama Olimpik atletlerin aksine, bunları havaya fırlatmazlar. Oklu Kirpinin dikenleri, vücut sıcaklığını ayarlamaya yardımcı olur ve ayrıca savunma amaçlı kullanılır. Kendisini tehlike altında hissettiğinde, Oklu Kirpi daha büyük görünmek için dikenlerini kabartır. Hint Oklu Kirpisi, Türkiye’de ve Doğu Akdeniz’de de kayıt altına alınmıştır ve Güneydoğu ve Orta Asya’dan (Afganistan ve Türkmenistan dâhil) Pakistan, Hindistan, Nepal, Çin ve Sri Lanka’ya kadar dağılım gösterir. IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Maraton - Kuzey Sumrusu (Sterna paradisaea): Bu kuş, her yıl yazın ürediği yüksek Arktik kesiminden kışladığı Antarktika’ya kadar göç eder; bu bazı bireylerin her yıl 80.000 km.den fazla uçtuğu anlamına gelmektedir! 30 yıldan fazla sürebilen hayatı boyunca Kuzey Sumrusu, yaklaşık olarak üç defa aya gidip gelme mesafesine eşit bir yolculuk gerçekleştirir. Kuzey Sumrusu, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Yelkencilik - Yelken Balığı (Istiophorus platypterus ve Istiophorus albicans) Yelken Balığı, kendisine bu ismin verilmesine neden olan yelken görünümlü büyük bir sırt yüzgecine sahiptir. Yüzgeç, vücut uzunluğu boyunca devam eder ve açıldığında, vücut genişliğinden daha geniş olur. Yelken Balığının Atlantik popülasyonu Istiophorus albicans olarak, Hint-Pasifik popülasyonu ise Istiophorus platypterus olarak sınıfandırılır. Yelken Balığı, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde yer almaktadır.
Atıcılık - Himalaya Balsamı (Impatiens glandulifera): Himalaya Balsamının olgun meyveleri, bir patlama sesiyle açılır ve tohumlar belli bir mesafeye “atış yapılır biçimde” fırlatılır. Bereketli bir tohum üreticisi olan her bir bitki, yaklaşık 2.500 tohum üretebilir ve tohum dağıtma tekniği, bitkinin yeni alanlarda koloni kurmasına yardımcı olur. Himalayalar’a özgüdür ama sonradan getirildiği Avrupa’da ve diğer yerlerde de yetişmeye başlamıştır; istilacı bir tür olma ve diğer bitkiler üzerinde baskın gelme özelliği vardır. Henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Gülle atma - Sakallı Akbaba (Gypaetus barbatus): Sakallı Akbaba, yırtıcı bir kuştur ve eski dünya akbabaları içinde en büyüklerinden biridir. Bu kuş, gülle atma altın madalyasını kazanır çünkü büyük kemikleri, kırmak ve içlerindeki besleyici iliği yemek üzere çok yükseklerden aşağı bırakır. Bu türün dağılımı, Güney Avrupa’dan Orta Doğu boyunca Kuzeydoğu Çin’e kadar uzanır ve ayrıca Kuzey, Doğu ve Güney Afrika’da da görülür. Sakallı Akbaba, IUCN Kırmızı Listesi’nde Asgari Endişe kategorisinde listelenmektedir.
Sürat koşusu - Çita (Acinonyx jubatus): Çita, dünyadaki en hızlı kara hayvanıdır ve kısa koşularda saatte 113 km.ye kadar hıza ulaşabilir. En hızlı insan sürat koşucusu olan Usain Bolt, saatte 44,6 km.ye erişebilmektedir. IUCN Kırmızı Listesi’nde Hassas kategorisinde yer alan Çita, Afrika genelinde görülür ve İran’daki alt türü (Acinonyx jubatus venaticus) ise, Kritik Tehlikede kategorisindedir.
Ritmik jimnastik - Cennet Kuşları (Paradisaeidae familyası): Cennet Kuşları, renkli tüyleriyle ve parlak renkli kıyafetleri içindeki jimnastikçileri anımsatan dans benzeri gösterileriyle ünlüdür. Erkek Cennet Kuşları, kur yapma davranışı ile dişileri etkileme rekabetine girer. İster bireysel olarak ister grup halinde kur yapma çılgınlığına katılan erkekler, tüylerini göstererek hoplar, kafalarını sallar ve güzel uzun flama benzeri tüylerini sallar. Eğer bir erkek, bir dişiyi etkilemeyi başarırsa, ödülü dişiyle çiftleşmek olur. Papua Yeni Gine ve Endonezya’da yaşayan ve Paradisaeidae familyasının üyeleri olan Cennet Kuşları arasında Siyah Sivri Gagalı Cennet Kuşu (Epimachus fastuosus), Mavi Cennet Kuşu (Paradisaea rudolphi) ve Wahnes Parotiası (Parotia wahnesi), IUCN Kırmızı Listesi’nde Türü Tükenme Tehlikesi Altında kategorisinde yer almaktadır.
Triatlon - Galapagos Deniz İguanası (Amblyrhynchus cristatus): Bu hayvanı bisiklet kullanırken göremezsiniz ama Galapagos Deniz İguanası, dünyada karada koşan ve okyanus dalgalarının altında yüzen tek kertenkeledir. Deniz alglerini yemenin arayışında, iri erkeklerin 20 m. derinlikte yüzebilme ve su altında 30 dakika kalabilme özelliği vardır. Soğuk deniz suyunda beslendikten sonra Deniz İguanaları yeniden ısınmak için karada güneş banyosu yapar. Galapagos Deniz İguanası, IUCN Kırmızı Listesi’nde Hassas kategorisinde yer almaktadır.
Halter - Gergedan Böceği (Xyloryctes thestalus): Bu böcek, vücut kütlesinin 30 katından fazla ağırlıktaki yükleri taşıyabilme özelliğine sahiptir ve bu açıdan, dünyadaki en güçlü hayvanlar arasındadır. Kıyaslama açısından, bir Olimpiyat müsabakasında bir insan tarafından kaldırılmış en yüksek ağırlık 263,5 kg.dir ve bu kaldırış, Hüseyin Rızazade tarafından gerçekleştirilmiştir; bu ağırlık, kendi vücut ağırlığının bir buçuk katıdır ve ortalama dört insan ağırlığına denktir. Gergedan Böceği, Arizona, New Mexico ve Meksika’da bulunur ve henüz IUCN Kırmızı Listesi’nde yer almamaktadır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: ecology.com
Etiketler:
Bilim
14 Şubat 2015 Cumartesi
Pakistan'ın Nehir Yunusları için Yeni Koruma Çabası
2011 yılında Pakistan’ın Indus Nehri’nde, nesli tükenme tehlikesinde olan 24 yunusun ölümü, koruma alanı dâhilinde balıkçılığın tamamen yasaklanması tavsiyelerine neden oldu.
Sindh Vahşi Yaşam Bölümünden yetkililer, rapor edilen nehir yunusu ölümlerinin büyük çoğunluğu için suçlu gördükleri yerel balıkçıların, koruma alanı dâhilinde kimyasal madde kullanmalarından endişeliler.
210 km. uzunluğundaki koruma alanı, o dönemde 150 tane kaldığı düşünülen Indus Nehir Yunusunu (Platanista gangetica minor) koruma altına alma çabası olarak Guddu ve Sukkur Barajları arasında 1974 yılında oluşturulmuştu.
Koruma alanıyla birlikte sayılarının artmasına ve sayıları şu anda 1.000 civarında olmasına rağmen, balıkçılıkla ilgili faaliyetler yüzünden yaşanan ölümler, bu son önleme yol açtı.
Yerel olarak ‘Bhulan’ adıyla bilinen bu memeli, 2 metreden uzun olabiliyor ve neredeyse tamamen kör; küçük gözlerinin sadece ışığın yönünü ve yoğunluğunu belirleyebildiği düşünülüyor.
Bu yunus, geçmişte önemli bir sınıflandırma tartışmasının konusu olmuştu. İlk önce, yerel olarak Susu adıyla bilinen Ganj Nehir Yunusu ile aynı tür olduğu kabul edilmişti ama bu iki memeli, 1970’lerde iki farklı tür olarak ayrıldı: Ganj yunusları Platanista gangetica ve Indus yunusları Platanista minor adıyla sınıflandırıldı.
1980’lerin sonunda ise, esasen aynı türün alt türleri olduklarını ortaya koyan yeni bir araştırma ile şu anki isimlerine kavuştular: P. gangetica gangetica ve P. gangetica minor. Sonrasında bu konuda daha fazla araştırma da yapıldı ama hiçbiri, IUCN Kırmızı Listesinde ‘nesli tükenme tehlikesi altında’ ibaresiyle yer almaları hususunda henüz bu yunuslara yardımcı olamadı.
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmen: Anıl Altın
Sindh Vahşi Yaşam Bölümünden yetkililer, rapor edilen nehir yunusu ölümlerinin büyük çoğunluğu için suçlu gördükleri yerel balıkçıların, koruma alanı dâhilinde kimyasal madde kullanmalarından endişeliler.
210 km. uzunluğundaki koruma alanı, o dönemde 150 tane kaldığı düşünülen Indus Nehir Yunusunu (Platanista gangetica minor) koruma altına alma çabası olarak Guddu ve Sukkur Barajları arasında 1974 yılında oluşturulmuştu.
Koruma alanıyla birlikte sayılarının artmasına ve sayıları şu anda 1.000 civarında olmasına rağmen, balıkçılıkla ilgili faaliyetler yüzünden yaşanan ölümler, bu son önleme yol açtı.
Yerel olarak ‘Bhulan’ adıyla bilinen bu memeli, 2 metreden uzun olabiliyor ve neredeyse tamamen kör; küçük gözlerinin sadece ışığın yönünü ve yoğunluğunu belirleyebildiği düşünülüyor.
Bu yunus, geçmişte önemli bir sınıflandırma tartışmasının konusu olmuştu. İlk önce, yerel olarak Susu adıyla bilinen Ganj Nehir Yunusu ile aynı tür olduğu kabul edilmişti ama bu iki memeli, 1970’lerde iki farklı tür olarak ayrıldı: Ganj yunusları Platanista gangetica ve Indus yunusları Platanista minor adıyla sınıflandırıldı.
1980’lerin sonunda ise, esasen aynı türün alt türleri olduklarını ortaya koyan yeni bir araştırma ile şu anki isimlerine kavuştular: P. gangetica gangetica ve P. gangetica minor. Sonrasında bu konuda daha fazla araştırma da yapıldı ama hiçbiri, IUCN Kırmızı Listesinde ‘nesli tükenme tehlikesi altında’ ibaresiyle yer almaları hususunda henüz bu yunuslara yardımcı olamadı.
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmen: Anıl Altın
12 Şubat 2015 Perşembe
Temiz İçme Suyu Elde Etmek için Tek İhtiyacımız Olan Bir Dal Parçası
MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göre ormanlık bir alanda içme suyumuz biterse, tek ihtiyacımız olan en yakındaki çam ağacından bir dal koparmak. Sonra, açık alanda bulduğumuz akarsu veya göl suyunu dalın üzerine döküyoruz ve suyu dal parçasını emerek içiyoruz; bu ilkel filtrasyon sistemi, tekrar tekrar kullanılarak günlük dört litreye kadar içme suyu üretebiliyor. Araştırmada, kabuk altındaki tabakanın, odunsu (ksilem) dokudaki gözenek küçüklükleri sayesinde Koli Basilini (Escherichia coli) %99’dan fazla oranda filtreleyebildiği yer alıyor.
MIT Makine Mühendisliği Bölümünde doçent olan Rohit Karnik: “Kabuk altındaki tabaka, su filtrasyonu için yükselen, düşük maliyetli ve etkili bir materyal, özellikle de gelişmiş filtrasyon sistemlerinin henüz bulunmadığı kırsal topluluklar için.
“Günümüzde filtrasyonda kullanılan zar süzgeçler, kendi kendimize kolayca yapamayacağımız şekilde, nano ölçekli gözeneklere sahip. Buradaki düşünce, bir zar süzgeç üretmemize gerek olmadığı çünkü benzer bir şeye erişmek çok kolay. Sadece bir dal parçası koparacaksınız ve bunu filtre olarak kullanacaksınız.”
Piyasada çok sayıda su arıtma teknolojisi bulunuyor ve bunların çoğu klor arıtma işlemine dayanıyor; iyi çalışıyorlar ama pahalılar. Suyu kaynatmak içinse ateşe ihtiyaç var ve acil durumlarda uygulanması zor. İnsan yapımı zar süzgeçli filtreler ise pahalı ve kolayca tıkanabiliyorlar.
Kabuk altı doku ile ilgili şaşırtıcı şey, bitki özünü ağacın kökünden tepesine kadar ileten gözenekli odun (ksilem) dokusu. Bu damar ve gözenek sistemi, bakterileri yakalamaya ve odunsu yapı boyunca dağıtarak tutmaya uygun küçüklükte nokta zar süzgeçlere sahip.
Karnik: “Bitkiler, bitki özü akışını kolaylaştıracak şekilde gereksiz maddeleri nasıl filtreleyeceklerini biliyor. Su arıtma işlemi için, yüksek akış hızını sürdürecek şekilde mikropları filtreleme konusunda bizim de istediğimiz bu. İhtiyaçların benzer olması, güzel bir tesadüf.”
Kaynak: inhabitat.com
Çevirmen: Anıl Altın
Çevirmenin notu: Makaleden anlaşıldığı kadarıyla, ormanlık bir alanda suyumuz bittiğinde yakınlarda bir akarsu bulursak, su temiz görünüyor olsa bile doğrudan içmek yerine bu uygulamayı yapmak, daha sağlıklı görünüyor.
MIT Makine Mühendisliği Bölümünde doçent olan Rohit Karnik: “Kabuk altındaki tabaka, su filtrasyonu için yükselen, düşük maliyetli ve etkili bir materyal, özellikle de gelişmiş filtrasyon sistemlerinin henüz bulunmadığı kırsal topluluklar için.
“Günümüzde filtrasyonda kullanılan zar süzgeçler, kendi kendimize kolayca yapamayacağımız şekilde, nano ölçekli gözeneklere sahip. Buradaki düşünce, bir zar süzgeç üretmemize gerek olmadığı çünkü benzer bir şeye erişmek çok kolay. Sadece bir dal parçası koparacaksınız ve bunu filtre olarak kullanacaksınız.”
Piyasada çok sayıda su arıtma teknolojisi bulunuyor ve bunların çoğu klor arıtma işlemine dayanıyor; iyi çalışıyorlar ama pahalılar. Suyu kaynatmak içinse ateşe ihtiyaç var ve acil durumlarda uygulanması zor. İnsan yapımı zar süzgeçli filtreler ise pahalı ve kolayca tıkanabiliyorlar.
Kabuk altı doku ile ilgili şaşırtıcı şey, bitki özünü ağacın kökünden tepesine kadar ileten gözenekli odun (ksilem) dokusu. Bu damar ve gözenek sistemi, bakterileri yakalamaya ve odunsu yapı boyunca dağıtarak tutmaya uygun küçüklükte nokta zar süzgeçlere sahip.
Karnik: “Bitkiler, bitki özü akışını kolaylaştıracak şekilde gereksiz maddeleri nasıl filtreleyeceklerini biliyor. Su arıtma işlemi için, yüksek akış hızını sürdürecek şekilde mikropları filtreleme konusunda bizim de istediğimiz bu. İhtiyaçların benzer olması, güzel bir tesadüf.”
Kaynak: inhabitat.com
Çevirmen: Anıl Altın
Çevirmenin notu: Makaleden anlaşıldığı kadarıyla, ormanlık bir alanda suyumuz bittiğinde yakınlarda bir akarsu bulursak, su temiz görünüyor olsa bile doğrudan içmek yerine bu uygulamayı yapmak, daha sağlıklı görünüyor.
Etiketler:
Bilim
9 Şubat 2015 Pazartesi
Yürüyüş Yapmak, Mutlu Ediyor
Britanyalı ve Amerikalı bilim adamları, grup hâlinde doğa yürüyüşleri yapmanın, ruh sağlığını artırarak, stresle mücadele etmede bizlere yardımcı olduğunu ortaya koyan yeni bir araştırma yayınladılar.
ABD’nin Michigan ve İngiltere’nin Edge Hill Üniversitelerinden bilim adamları, İngiltere’de 70 binden fazla düzenli katılımcı için haftalık yaklaşık 3 bin yürüyüş düzenleyen Walking for Health (Sağlık İçin Yürüyüş) programında yer alan 1.991 katılımcıyı değerlendirmeye aldılar. Bulguları göstermektedir ki doğa yürüyüşleri, belirgin ölçüde depresyon azalımı ve buna ek olarak stresli hayatın ve algılanan stresin olumsuz etkilerinin azaltılması ile ilişkili. Araştırma, Ecopsychology (Ekopsikoloji) dergisinin Eylül 2014 sayısında yayınlanmıştır.
Michigan Üniversitesi Tıp Okulu Aile Sağlığı bölümünde doçent olan ve araştırmanın liderliğini üstlenmiş Sara Warber’a göre büyük örnek, belirleyici faktör oldu.
Warber: “Büyük bir grup insanın davranışlarını gözlemledik; bunlardan bazıları yürümeyi tercih ederken, bazıları bizim onlara söylediğimizin aksine yürümeyi tercih etmedi. 13 hafta sonunda, haftada en az bir defa yürüyen insanlar, olumlu duygular ve stres azalması deneyimlediler.”
Sara Warber ve Birleşik Krallık, Aberdeen’deki James Hutton Enstitüsü Sosyal, Ekonomik ve Coğrafik Bilimler Araştırma Grubundan kıdemli araştırmacı Kate Irvine, fayda edinmek amacıyla haftada en az üç defa doğada açık havada yürüyüş yapmayı öneriyorlar. Kısa ve sık gezintilerin, uzun ve ara sıra yapılan yürüyüşlerden daha faydalı olduğunu belirtiyorlar.
Warber: “Stresten tamamen kaçmamız mümkün değil, dolayısıyla onunla başa çıkabileceğimiz bir yol olması önemli. Doğada yürüyüş yapmak, bir stresle mücadele mekanizması; fiziksel faydalarının yanı sıra ruhsal faydaları da var.”
Kaynak: outsideonline.com
Çevirmen: Anıl Altın
1 Şubat 2015 Pazar
Orfozlar, Avları İşaret Ederek İletişim Kuruyor
Yeni bir araştırmaya göre balıklar avlanırlarken, daha önce insanlarda, büyük maymunlarda ve kuzgunlarda olduğu bilinen yollarla birbirleriyle iletişim kurma becerisine sahip.
Bilim adamları orfozların mürenler, ahtapotlar ve Napoleon wrasseler (Cheilinus undulatus) dâhil olmak üzere ortaklaşa çalıştıkları av arkadaşlarına avın saklandığı yeri göstermek için işaret(ler) gönderdiklerini keşfettiler.
Daha önce insanlarda, büyük maymunlarda ve kuzgunlarda olduğu bilinen böyle bir iletişimi kurabilmeleri, karmaşık ve karşılaştırılabilir bilişsel yeteneklerinin kanıtı olarak ele alındı.
Araştırmacılar, orfozların ortaklaşa çalıştıkları av arkadaşlarına avın varlığını ve yerini göstermek için baş aşağı durarak eş zamanlı kafa sallama hareketi yaptıklarını birçok defa gözlemlediler.
Orfozlar ayrıca eğer diğer avcı -örneğin bir müren- uygun şekilde tepki vermezse, baş aşağı durma işaretini detaylandırıyordu. Mürenin üzerinde yüzüyorlar, farklı bir işarette bulunmaya çalışıyorlar ve hatta bazı durumlarda müreni dürterek ava doğru yönlendiriyorlardı.
Orfozların işaretleri, belli bir niyet taşındığına dair anahtar özellikler olarak görülmektedir: Balıkların bir amacı vardır ve amaca ulaşmak için esnek olmayan işaretler yerine bir iletişim biçimi kullanmaktadırlar.
Orfozların, yakınlardaki avcı arkadaşlarına işaret vermeden önce saklı durumdaki avın üzerinde 25 dakikaya kadar bekledikleri gözlemlendi. Bu durum, yaygın olarak bilişsel yeteneği değerlendirmede kullanılan bir hafıza görevi için orfozların maymun benzeri bir seviyeye sahip olduklarını ortaya koymaktadır.
Araştırmaya, Cambridge Üniversitesinin Zooloji bölümünden Alexander Vail liderlik etmiştir ve araştırma, Nature Communications (Doğa İletişimleri) dergisinde yayınlanmıştır.
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmen: Anıl Altın
Bilim adamları orfozların mürenler, ahtapotlar ve Napoleon wrasseler (Cheilinus undulatus) dâhil olmak üzere ortaklaşa çalıştıkları av arkadaşlarına avın saklandığı yeri göstermek için işaret(ler) gönderdiklerini keşfettiler.
Daha önce insanlarda, büyük maymunlarda ve kuzgunlarda olduğu bilinen böyle bir iletişimi kurabilmeleri, karmaşık ve karşılaştırılabilir bilişsel yeteneklerinin kanıtı olarak ele alındı.
Araştırmacılar, orfozların ortaklaşa çalıştıkları av arkadaşlarına avın varlığını ve yerini göstermek için baş aşağı durarak eş zamanlı kafa sallama hareketi yaptıklarını birçok defa gözlemlediler.
Orfozlar ayrıca eğer diğer avcı -örneğin bir müren- uygun şekilde tepki vermezse, baş aşağı durma işaretini detaylandırıyordu. Mürenin üzerinde yüzüyorlar, farklı bir işarette bulunmaya çalışıyorlar ve hatta bazı durumlarda müreni dürterek ava doğru yönlendiriyorlardı.
Orfozların işaretleri, belli bir niyet taşındığına dair anahtar özellikler olarak görülmektedir: Balıkların bir amacı vardır ve amaca ulaşmak için esnek olmayan işaretler yerine bir iletişim biçimi kullanmaktadırlar.
Orfozların, yakınlardaki avcı arkadaşlarına işaret vermeden önce saklı durumdaki avın üzerinde 25 dakikaya kadar bekledikleri gözlemlendi. Bu durum, yaygın olarak bilişsel yeteneği değerlendirmede kullanılan bir hafıza görevi için orfozların maymun benzeri bir seviyeye sahip olduklarını ortaya koymaktadır.
Araştırmaya, Cambridge Üniversitesinin Zooloji bölümünden Alexander Vail liderlik etmiştir ve araştırma, Nature Communications (Doğa İletişimleri) dergisinde yayınlanmıştır.
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Çevirmen: Anıl Altın
Etiketler:
Akvaryum (Tuzlu Su),
Bilim
16 Aralık 2014 Salı
Ağaçlar İletişim Kuruyor
“Anne Ağaçlar” Ormanları Korumak için Mantarlar Üzerinden İletişim Sistemleri Kullanıyor.
British Columbia Üniversitesinden orman ekologu Suzanne Simard ve bilim adamı arkadaşları, ağaçların ve bitkilerin esasen iletişim kurduklarına ve birbirleriyle etkileşim hâlinde olduklarına dair önemli bir keşfe imza attılar. Bir ekosistemde ağaçları ve bitkileri bağlayan bir yeraltı mantar ağı keşfettiler. Bu simbiyoz (ortak yaşam), bütün ağaç ve bitki sisteminin gelişmesine yardımcı olacak şekilde kaynakların amaca uygun şekilde paylaşımını sağlıyor.
Simard, orman zeminindeki parlak beyaz ve sarı mantar ipliklerinden oluşan ağları gözlemleyerek, keşfe liderlik etti. Mantarların birçoğu mikorizaldi; yani bu mantarlar, konakladıkları bitki ile -bu durumda ağaç kökleriyle- faydalı simbiyotik bir ilişki kurma özelliği taşımaktadır. Mikroskobik inceleme, mantarların esasen ağaçların ihtiyaçlarına göre onlara karbon, su ve besin taşıdıklarını açığa çıkardı.
“Büyük ağaçlar, genç olanlara mantar ağları üzerinden destek sağlıyordu. Bu yardım elleri olmaksızın, çoğu fidan gelişim gösteremeyecekti.”
Suzanne Simard
Ormanın mikorizal ağının merkezinde, “Anne Ağaçlar” durmaktadır. Bunlar ormanda yükselen büyük ve yaşlı ağaçlardır; Avatar (2009) filminde de bu anlayışı yansıtan bir tasarım yer almaktadır. Bu “Anne Ağaçlar”, mantar ipliklerinden oluşan ağ üzerinden ormandaki diğer ağaçlarla iletişim hâlindedir ve tüm bitki topluluğunun kaynaklarını yönetiyor olabilirler. Simard’ın bir araştırması açığa çıkarmıştır ki bir Anne Ağaç kesildiğinde, ormandaki genç bireylerin hayatta kalma oranları büyük ölçüde düşmektedir.
“Bildiğimizi düşündüğümüz şey, ağaçların kökleri arasında bir çeşit elektrokimyasal iletişim olduğu. Nöronlar (sinir hücreleri) arasındaki sinapslar gibi...”
Dr. Grace Augustine (Avatar filmindeki bir kurmaca karakter)
Simbiyotik bitki iletişimi düşüncesi, hem ormancılık hem tarım endüstrileri açısından geniş kapsamlı açılımlara sahiptir. Bu keşif, tekrar yetişmeyi desteklemek üzere Anne Ağaçların bırakılması şeklinde bir orman hasadı yapma yaklaşımı geliştirmemizi sağlayabilir. Tarımsal açıdan ise bozulmamış mikoriza sistemlerinin, bitkilerin patojenlere dirençli olma becerilerini artırdığı ve topraktan suyu ve besinleri soğurduğu dikkate alınabilir; böylelikle pullukla kazma gibi bu yeraltı ağlarına zarar veren yayın uygulamalar sorgulanır hâle gelmektedir.
Yazan: Jane Engelsiepen
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: ecology.com
British Columbia Üniversitesinden orman ekologu Suzanne Simard ve bilim adamı arkadaşları, ağaçların ve bitkilerin esasen iletişim kurduklarına ve birbirleriyle etkileşim hâlinde olduklarına dair önemli bir keşfe imza attılar. Bir ekosistemde ağaçları ve bitkileri bağlayan bir yeraltı mantar ağı keşfettiler. Bu simbiyoz (ortak yaşam), bütün ağaç ve bitki sisteminin gelişmesine yardımcı olacak şekilde kaynakların amaca uygun şekilde paylaşımını sağlıyor.
Simard, orman zeminindeki parlak beyaz ve sarı mantar ipliklerinden oluşan ağları gözlemleyerek, keşfe liderlik etti. Mantarların birçoğu mikorizaldi; yani bu mantarlar, konakladıkları bitki ile -bu durumda ağaç kökleriyle- faydalı simbiyotik bir ilişki kurma özelliği taşımaktadır. Mikroskobik inceleme, mantarların esasen ağaçların ihtiyaçlarına göre onlara karbon, su ve besin taşıdıklarını açığa çıkardı.
“Büyük ağaçlar, genç olanlara mantar ağları üzerinden destek sağlıyordu. Bu yardım elleri olmaksızın, çoğu fidan gelişim gösteremeyecekti.”
Suzanne Simard
Ormanın mikorizal ağının merkezinde, “Anne Ağaçlar” durmaktadır. Bunlar ormanda yükselen büyük ve yaşlı ağaçlardır; Avatar (2009) filminde de bu anlayışı yansıtan bir tasarım yer almaktadır. Bu “Anne Ağaçlar”, mantar ipliklerinden oluşan ağ üzerinden ormandaki diğer ağaçlarla iletişim hâlindedir ve tüm bitki topluluğunun kaynaklarını yönetiyor olabilirler. Simard’ın bir araştırması açığa çıkarmıştır ki bir Anne Ağaç kesildiğinde, ormandaki genç bireylerin hayatta kalma oranları büyük ölçüde düşmektedir.
“Bildiğimizi düşündüğümüz şey, ağaçların kökleri arasında bir çeşit elektrokimyasal iletişim olduğu. Nöronlar (sinir hücreleri) arasındaki sinapslar gibi...”
Dr. Grace Augustine (Avatar filmindeki bir kurmaca karakter)
Simbiyotik bitki iletişimi düşüncesi, hem ormancılık hem tarım endüstrileri açısından geniş kapsamlı açılımlara sahiptir. Bu keşif, tekrar yetişmeyi desteklemek üzere Anne Ağaçların bırakılması şeklinde bir orman hasadı yapma yaklaşımı geliştirmemizi sağlayabilir. Tarımsal açıdan ise bozulmamış mikoriza sistemlerinin, bitkilerin patojenlere dirençli olma becerilerini artırdığı ve topraktan suyu ve besinleri soğurduğu dikkate alınabilir; böylelikle pullukla kazma gibi bu yeraltı ağlarına zarar veren yayın uygulamalar sorgulanır hâle gelmektedir.
Yazan: Jane Engelsiepen
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: ecology.com
15 Aralık 2014 Pazartesi
Balıklar Uyur ve Uykusuzluk Çekerler
Uyku bilim adamları tarafından yapılan yeni bir araştırma göstermiştir ki yaygın inanışın aksine ve göz kapakları olmamasına rağmen, balıklar uyur ve bazı durumlarda uykusuzluk çekerler.
Stanford Üniversitesi Tıp Okulundan bilim adamları, akvaryumlardaki Zebra Daniolar (Danio rerio) üzerinde çalışma yaptılar ve özel gece görüşlü kameralar kullanarak gece davranışlarının videolarını kaydettiler.
Uzun çekim görüntülerinin izlenmesinin ardından araştırmacı Tohei Yokogawa, ister su yüzeyinin hemen altında isterse de akvaryumun tabanında olsun, balıkların gece boyunca kuyruk hareketlerini yavaşlattıklarını ve hareketsiz kaldıklarını onayladı.
Bütün gece boyunca: Dinlenmekte olan balıkların esasen uyuyup uyumadığını anlamak için, Yokogawa’nın, yorgunluk sıkıntısı çekerken kısa ve hafif uykuya dalma olarak bilinen “uyku tepkisi” sürecini deneyimleyip deneyimlemediklerini belirlemesi gerekiyordu.
Bunu test etmek için balıklar yorgun ve uykudan mahrum bırakılmalıydı.
Akvaryum camına hafifçe vurmak ve bir su altı hoparlörüyle akvaryum içerisinde yüksek sesli ortam yaratmak, balıkların uyumalarını önlemedi ama suya “hafif elektrik akımı” verilmesi, uyanık kalmalarını sağladı.
Balıkları uyanık tutmanın ipucunu bulduklarında araştırmacılar, uykuya dalmaya çalıştıkları her defasında balıkları uyaracak bilgisayar donanımlı bir sistem geliştirdiler.
Uykudan mahrum edilmiş Daniolar barışçıl ve karanlık bir akvaryuma döndüklerinde, uzun uykulara dalarak aşırı yorgunluklarının acısını çıkardılar.
Yokogawa: “İlk başta otomatik bir uykudan mahrum edici sistemimiz yoktu, bu yüzden onları kendim uyanık tutmaya çalıştım ve ben kendim de uykusuz kaldım.”
Uyku bilimi için model organizma: Bulgular, uykuyla ilgili süreçler hakkında yeni keşifler yapmak için bilim adamlarının Zebra Danioları kullanmalarına olanak sağladı.
Bu, uyku bilim adamları için iyi bir haber çünkü önceki çalışmalarda kullanılan sıçanlar ve köpeklerin aksine Zebra Danioların büyük miktarlarda üretilmeleri hızlı, kolay ve ucuz şekilde gerçekleşiyor.
Belli bir uyku düzensizliği gösteren tipler belirlendiğinde, düzensizliğin daha kolay şekilde incelenmesi için özelliği taşıyan özel balık grubu üretilebilir.
Çalışma ekibinin lideri Emmanuel Mignot: “Zebra Danio larvasının transparan olması, canlı bir balıkta bile doğrudan bakarak onun nöronal ağını görebileceğiniz anlamına gelmektedir.
“Düşüncemiz, uyku düzeninin nörobiyolojisini anlamamız için bu özelliği bir başlangıç noktası olarak kullanmayı denemektir.”
Uykusuzluk ve uyku hastalığı: Mignot’nun laboratuvarında, 1999 yılında Doberman ve Labrador ırkı köpeklerde narkolepsiye (uyku hastalığı) yol açan bir gen ve beyinde davranışları kontrol eden kısım olan hipotalamustaki nöronların (sinir hücresi) hipokretin adı verilen bir nöropeptit salgıladığı bulunmuştu.
Narkoleptik (uyku hastalığı çeken) köpeklerde, hipokretin için çalışan bir algılayıcı sinir eksikliği söz konusudur ki bu, uyuşukluk ve uyku düzensizliği sıkıntıları çekebilecekleri anlamına gelmektedir.
Çalışma ekibi, narkoleptik köpeklerde görülen benzer bir tür mutasyonu paylaşan Zebra Danioları belirlemeye çalıştı; bu sayede gelecekte narkolepsi süreçleri üzerine çalışma yapmaları çok daha kolay olabilecektir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
Stanford Üniversitesi Tıp Okulundan bilim adamları, akvaryumlardaki Zebra Daniolar (Danio rerio) üzerinde çalışma yaptılar ve özel gece görüşlü kameralar kullanarak gece davranışlarının videolarını kaydettiler.
Uzun çekim görüntülerinin izlenmesinin ardından araştırmacı Tohei Yokogawa, ister su yüzeyinin hemen altında isterse de akvaryumun tabanında olsun, balıkların gece boyunca kuyruk hareketlerini yavaşlattıklarını ve hareketsiz kaldıklarını onayladı.
Bütün gece boyunca: Dinlenmekte olan balıkların esasen uyuyup uyumadığını anlamak için, Yokogawa’nın, yorgunluk sıkıntısı çekerken kısa ve hafif uykuya dalma olarak bilinen “uyku tepkisi” sürecini deneyimleyip deneyimlemediklerini belirlemesi gerekiyordu.
Bunu test etmek için balıklar yorgun ve uykudan mahrum bırakılmalıydı.
Akvaryum camına hafifçe vurmak ve bir su altı hoparlörüyle akvaryum içerisinde yüksek sesli ortam yaratmak, balıkların uyumalarını önlemedi ama suya “hafif elektrik akımı” verilmesi, uyanık kalmalarını sağladı.
Balıkları uyanık tutmanın ipucunu bulduklarında araştırmacılar, uykuya dalmaya çalıştıkları her defasında balıkları uyaracak bilgisayar donanımlı bir sistem geliştirdiler.
Uykudan mahrum edilmiş Daniolar barışçıl ve karanlık bir akvaryuma döndüklerinde, uzun uykulara dalarak aşırı yorgunluklarının acısını çıkardılar.
Yokogawa: “İlk başta otomatik bir uykudan mahrum edici sistemimiz yoktu, bu yüzden onları kendim uyanık tutmaya çalıştım ve ben kendim de uykusuz kaldım.”
Uyku bilimi için model organizma: Bulgular, uykuyla ilgili süreçler hakkında yeni keşifler yapmak için bilim adamlarının Zebra Danioları kullanmalarına olanak sağladı.
Bu, uyku bilim adamları için iyi bir haber çünkü önceki çalışmalarda kullanılan sıçanlar ve köpeklerin aksine Zebra Danioların büyük miktarlarda üretilmeleri hızlı, kolay ve ucuz şekilde gerçekleşiyor.
Belli bir uyku düzensizliği gösteren tipler belirlendiğinde, düzensizliğin daha kolay şekilde incelenmesi için özelliği taşıyan özel balık grubu üretilebilir.
Çalışma ekibinin lideri Emmanuel Mignot: “Zebra Danio larvasının transparan olması, canlı bir balıkta bile doğrudan bakarak onun nöronal ağını görebileceğiniz anlamına gelmektedir.
“Düşüncemiz, uyku düzeninin nörobiyolojisini anlamamız için bu özelliği bir başlangıç noktası olarak kullanmayı denemektir.”
Uykusuzluk ve uyku hastalığı: Mignot’nun laboratuvarında, 1999 yılında Doberman ve Labrador ırkı köpeklerde narkolepsiye (uyku hastalığı) yol açan bir gen ve beyinde davranışları kontrol eden kısım olan hipotalamustaki nöronların (sinir hücresi) hipokretin adı verilen bir nöropeptit salgıladığı bulunmuştu.
Narkoleptik (uyku hastalığı çeken) köpeklerde, hipokretin için çalışan bir algılayıcı sinir eksikliği söz konusudur ki bu, uyuşukluk ve uyku düzensizliği sıkıntıları çekebilecekleri anlamına gelmektedir.
Çalışma ekibi, narkoleptik köpeklerde görülen benzer bir tür mutasyonu paylaşan Zebra Danioları belirlemeye çalıştı; bu sayede gelecekte narkolepsi süreçleri üzerine çalışma yapmaları çok daha kolay olabilecektir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: practicalfishkeeping.co.uk
10 Aralık 2014 Çarşamba
Yale Öğrencileri, Ekvador Yağmur Ormanlarında Plastik Yiyici Bir Tür Mantar Keşfetti
Plastik, dünyadaki en büyük atık problemlerinden biridir çünkü parçalanması çok ama çok uzun zaman sürer. Ancak Yale Üniversitesi’nden (ABD) bir grup öğrenci tarafından geçtiğimiz günlerde yapılan bir keşif, bu sürecin hızlandırılmasında yardımcı olabilir. Ekvador’daki yağmur ormanlarında yapılan keşif gezisinde Yale Üniversitesi Moleküler Biyofizik ve Biyokimya Bölümü öğrencileri, poliüretanı afiyetle yiyen bir mantar keşfettiler. Bu, sadece poliüretan üzerinde hayatta kaldığı bilinen ilk mantar türüdür ve bunu anaerobik (oksijensiz) ortamda yapabilmektedir, dolayısıyla bu özelliği ile katı atık sahalarının tabanında kullanılabilecektir.
Yale Mezunları dergisine yaptığı açıklamada Jonathan Russell: “Birçok mikrop, atıkları aşındırma gibi hünerler sergileyebilmektedir.” Poliüretan, sert plastiklerden sentetik liflere kadar birçok şeyde kullanılan bir polimerdir. Poliüretan gibi plastiklerin bu derece uzun ömürlü olmalarının en büyük nedeni, mikro organizmaların genellikle bunları yiyecek maddesi olarak görmemesidir; çevre açısından, insan yapımı polimerlerin mikroskobik granüller hâline gelmesi asırlar sürebilmektedir. Pestalotiopsis microspora türündeki mantarın keşfi ise her şeyi değiştirebilir.
Yale öğrencileri, mantarın plastiği parçalamasını sağlayan enzimini aldılar ve potansiyelini gözlemlediler. Uygulamalı ve Çevresel Mikrobiyoloji dergisinde yayınlanan raporda şu ifadeler yer aldı: “Geniş bir faaliyet dağılımı gözlemlenmiştir ve tek karbon kaynağı olarak polyester poliüretan kullanımıyla gerçekleşen eşi görülmemiş anaerobik gelişim durumu, endofitlerin* çevresel iyileştirme için faydalı metabolik özellikler açısından yükselen bir biyoçeşitlilik kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır.”
Plastik tüketiminin azaltılması, çevredeki insan yapımı plastik miktarının sınırlandırılması için atılacak ilk adım olmalıdır ama eğer Ekvador’daki bu mantar türü, duruma yardımcı olmaya hazırsa, bu kesinlikle çok daha iyi olacaktır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
Çevirmenin notu: Endofit: Başka bir bitkinin içinde veya üzerinde yaşayan parazitik organizma. Makalede adı geçen mantar türü de bir endofittir ve bu mantarın tamamen plastik üzerinde de, plastikle beslenerek hayatta kalabildiği anlaşılmıştır.
Yale Mezunları dergisine yaptığı açıklamada Jonathan Russell: “Birçok mikrop, atıkları aşındırma gibi hünerler sergileyebilmektedir.” Poliüretan, sert plastiklerden sentetik liflere kadar birçok şeyde kullanılan bir polimerdir. Poliüretan gibi plastiklerin bu derece uzun ömürlü olmalarının en büyük nedeni, mikro organizmaların genellikle bunları yiyecek maddesi olarak görmemesidir; çevre açısından, insan yapımı polimerlerin mikroskobik granüller hâline gelmesi asırlar sürebilmektedir. Pestalotiopsis microspora türündeki mantarın keşfi ise her şeyi değiştirebilir.
Yale öğrencileri, mantarın plastiği parçalamasını sağlayan enzimini aldılar ve potansiyelini gözlemlediler. Uygulamalı ve Çevresel Mikrobiyoloji dergisinde yayınlanan raporda şu ifadeler yer aldı: “Geniş bir faaliyet dağılımı gözlemlenmiştir ve tek karbon kaynağı olarak polyester poliüretan kullanımıyla gerçekleşen eşi görülmemiş anaerobik gelişim durumu, endofitlerin* çevresel iyileştirme için faydalı metabolik özellikler açısından yükselen bir biyoçeşitlilik kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır.”
Plastik tüketiminin azaltılması, çevredeki insan yapımı plastik miktarının sınırlandırılması için atılacak ilk adım olmalıdır ama eğer Ekvador’daki bu mantar türü, duruma yardımcı olmaya hazırsa, bu kesinlikle çok daha iyi olacaktır.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: inhabitat.com
Çevirmenin notu: Endofit: Başka bir bitkinin içinde veya üzerinde yaşayan parazitik organizma. Makalede adı geçen mantar türü de bir endofittir ve bu mantarın tamamen plastik üzerinde de, plastikle beslenerek hayatta kalabildiği anlaşılmıştır.
7 Aralık 2014 Pazar
Adım Atın, Dışarı Çıkın
Çevresel farkındalık arttıkça, dışarıda doğada vakit geçirmenin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Günlük yaşamın artan hızı, mevcut ev teknolojilerindeki gelişmeler ve şehirlerdeki nüfus artışı, doğal dünyayla bağlantı kopukluğuna neden olan modern yaşam faktörleri arasındadır.Günümüz çocukları, anne babalarının kuşağına nazaran doğadan daha kopukturlar. Geçtiğimiz günlerde Hofstra Üniversitesi’nde (ABD) yapılan bir araştırmada, annelerin %70’inin çocukken her gün dışarıda oynadıkları ve bu annelerin sadece %31’nin çocuklarının bunu yaptığı rapor edilmiştir. Dışarıda oyun oynayarak geçirilen vaktin uzunluğu da bu yeni kuşakta azalma göstermiştir.
Kaiser Aile Kurumu’nun 2010 yılı raporuna göre 8 - 18 yaş arasındaki çocuklar; video oyunları, TV, internet ve cep telefonları gibi çeşitli teknolojileri kullanarak iç mekânlarda günde altı saatten fazla zaman geçirmektedirler. Bu rapor ayrıca bu vakit geçirmenin son beş yıl içerisinde günde yaklaşık iki saat kadar arttığını ortaya koymuştur. Bu endişe verici durum tersine çevrilmelidir.
Hayatlarımızı doğaya daha dönük olacak şekilde ayarlamak biraz çaba gerektirse de geniş dış mekânların fiziksel, duygusal ve zihinsel faydaları, doğayla bütünleşmek açısından çok güçlü ve etkili sebepler olarak öne çıkmaktadır.
Doğayla bağ kurmanın faydalarını detaylandıran çalışmalar hızla artmaktadır. Araştırmalar, dışarıda zaman geçirmenin veya hatta bir pencereden doğayı gözlemlemenin bile stresi azalttığını, verimliliği ve iş tatminini arttırdığını ve özgüveni geliştirdiğini ortaya koymaktadır.
Doğanın öneminin anlaşılması, daha geniş bir toplumsal anlayış ve amaç kurulmasına da neden olabilir. Çocukların ve gençlerin eğitim hayatları, doğayı deneyimleme ve öğrenme yoluyla zenginleşir. Ayrıca bu yolla uyuşmazlık çözüm becerileri de gelişecektir. Doğada geçirilen zaman, çevresel farkındalığı ve korumacılığı da arttıracaktır.
Çocukların ve gençlerin doğayla bağ kurmaları amacıyla tasarlanan birçok girişim mevcuttur. Yetişkinler de bu çalışmalara dâhil olarak dış mekânlarda daha fazla zaman geçirebilirler. Aşağıdaki organizasyonlar, aileleri dışarıya çıkarmak amacıyla kolaylaştırıcı çabaların yanı sıra açık hava gönüllülüğü için bir yapı sunan çalışmalardan sadece birkaçıdır.
Sierra Club (Sierra Kulübü) ile bağlantılı The Children and Nature Network (Çocuk ve Doğa Ağı), amacı çocuklarla doğa arasındaki bağı kuvvetlendirmek üzere dünya genelinde bir gençlik hareketine yetki vermek olan The Natural Leaders Network (Doğal Liderler Ağı) çalışmasını yarattı. Bu çalışma, kurucu “Doğal Liderler” eylem grupları ve ağlarına olanak sağlamak amacıyla bir “Doğal Liderler Ağı Takım Çantası” sunmaktadır. Takım çantası, bağlı bulunduğunuz toplulukta bir Doğal Ağ inşa edebilmeniz için faaliyet ve yapı fikirleri ortaya koymaktadır.“Let’s Move Outside!” (Haydi Dışarı Taşınalım!), çocukları dış mekânlara çıkarmak, genel sağlık artırımını sağlamak ve çocukluk obezitesiyle mücadele etmek üzere ABD’de İçişleri ve Tarım Bakanlıkları arasında koordineli olarak yürütülen bir çalışmadır. Bu iki bakanlık birlikte yaklaşık 800 bin kilometrekarelik Millî Orman, 340 bin kilometrekarelik Millî Parklar ve 100 bin kilometrelik Millî Yol denetimi yapmaktadır. Bu millî kaynaklar, çok çeşitli açık hava faaliyetleri için önemli ve farklı mekânlar sunmaktadır.
ABD’de Tarım Bakanlığı’na bağlı bir birim olan Orman İdaresi, “Ormanda Daha Fazla Çocuk” adı verilen bir program oluşturdu. 2010 yılında bu birim, amaçları “yetersiz hizmet alan şehirli gençler” için uygulamalı etkinlik ve koruma eğitimi yürütmek olan 21 girişime 500.000 $ aktardı. Tarım Bakanı Tom Vilsack: “Ormanda Daha Fazla Çocuk programı, çocukların sağlıklı ormanlar, sağlıklı topluluklar ve kendi sağlıklı yaşam biçimleri arasındaki bağı kurmalarına yardımcı olmaktadır.”
The National Wildlife Federation (Ulusal Vahşi Yaşam Federasyonu), dışarıda vakit geçiren çocukların sayısının artırılmasını ve çocuklar için açık hava deneyimlerinin yaşamsal önemi ile ilgili olarak ebeveynlerin, öğretmenlerin, tıbbi görevlilerin ve resmî memurların eğitilmesini amaçlayan “Green Hour“ (Yeşil Saat) programını oluşturdu.
“Let’s Go Outside” (Haydi Dışarı Çıkalım), ABD Balık ve Vahşi Yaşam Servisi’nin bir girişimidir. Bu girişimin örnek çalışmaları, doğa fotoğraflarının yüklenip paylaşıldığı bir Flickr Grubu ve fotoğraflar ve doğa deneyimleriyle ilgili bir blog kurulmasıdır.
Yazan: Jane Engelsiepen
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: ecology.com
Fotoğraflar: Murat Ödemiş ve oğlu Uras Ödemiş
Çevirmenin notu: Makalede yer alan örnek girişimler ve programlar, tamamen ABD kaynaklıdır. Bu tür uygulamalar, başta İngiltere olmak üzere Avrupa'da da sıklıkla görülmektedir. Doğanın öneminin yeni yeni kavranmaya başlandığı günümüzde, biz de kendi ülkemizde, başta şahsımızın ve ailemizin sağlığı olmak üzere, genişleyen bakış açısıyla toplum sağlığı için doğaya dönük olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yeryüzünün (yaşadığımız çevrenin) sağlığı ile kendi sağlığımız arasında kesin ve doğrudan bir ilişki var.
İlgili makale: Doğa Eksikliği Bozukluğu
6 Aralık 2014 Cumartesi
Tedavisel Çiftçilik
Tedavisel çiftçilik, çiftçilik uygulamalarının tedavi amaçlı kullanımıdır. Bu tür uygulamalarda, bir veya bir dizi hassas insan grubu için tıbbi, sosyal veya eğitimsel bakım servislerinin ve çiftçilikle ilişkili denetimli ve yapılandırılmış faaliyet programlarının bulunduğu bir çiftliğin tamamı veya bir kısmı kullanılır.
Tedavisel çiftçiliğin amacı, insanlara arazide çalışarak zaman geçirme fırsatı sunularak onların akli ve fiziksel sağlıklarını artırmaktır. Tedavi çiftlikleri; hayvan yetiştirme ve bakımı, sebze ve meyve üretimi ve ormancılık gibi çiftçilikle ilişkili faaliyetlerde denetimli ve yapılandırılmış programlar sunabilir.
Bir tedavi çiftliğinde, doğa eksikliği bozukluğunun etkileri azaltılmaya çalışılarak, ortak bir iyileşme doğrultusunda insan, hayvan ve doğa bütünlüğünün oluşturulması hedeflenir.
Tarihçe
Geçmişteki çeşitli durumlar ve gelişmeler, insanların tedavisel çiftçiliğin değerini ve/veya günümüzde tedavisel çiftçiliğin nasıl uygulanabileceğini keşfetmelerine neden olmuştur.
• Toplumsal dışlanma durumunda kimseye muhtaç olmama ihtiyacı
• Kırsal bölgelerde uygun ve profesyonel bakım hizmetlerinin olmaması
• Antropozofik topluluklar ve diğer idealist ve kendi kendine yetmeyi hedefleyen topluluklar
Son zamanlarda tarımsal çok işlevlilik, tedavisel çiftçiliğin gelişimini canlandırmıştır. Çiftçiler, yeni gelir kaynakları ve topluma ve doğrudan müşterilere açılan kapılar aramaktadır.
Benjamin Rush’ın (1746–1813) akıl hastalıklarının iyileşmesinde bahçıvanlık uygulamalarının pozitif etkilerine atıfta bulunan ilk tıbbi bilim adamlarından biri olduğu bilinmektedir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne imza atmış ve Pennsylvania Üniversitesi’nde tıbbi teori profesörü olan Rush, sonuncusu The Diseases of The Mind (Akıl Hastalıkları) (1812) olmak üzere Medical Inquiries and Observations (Tıbbi Araştırmalar ve Gözlemler) isimli beş kitaplık bir seri yazmıştır. Bu son kitapta, bahçıvanlık uygulaması iki yerde geçmektedir.
Tüm hastanelerde odun kesmeye, ateş yakmaya ve bahçeyi bellemeye yardım eden erkek akıl hastalarının ve çamaşır yıkama, ütü yapma ve yerleri temizleme görevlerini üstlenen kadın akıl hastalarının çoğunlukla iyileşme gösterdiği, bununla birlikte bu görevleri üstlenemeyecek seviyedeki hastalarınsa hayatlarını hastane duvarları arasında geçirmek durumunda kaldığı kayıt altına alınmıştır.
Çiftlik Tipleri
Tedavi çiftlikleri, çeşitli tarımsal üretim aşamalarını ve ilgili faaliyetleri destekleyebilir. Çiftlik tipleri, mandıra çiftliklerinden kümes hayvanları çiftliklerine, et üretimi için canlı hayvan besiciliğinden manej / at binme okullarına, meyve bahçeleri ve bağlardan bostanlara kadar çeşitlilik gösterebilir.
Tedavi çiftlikleri, hem tarımsal üretim yapmak hem de bakım servisi almak üzere gelen müşteri sayısına göre büyük ölçekli veya küçük ölçekli olabilir. Ancak genel olarak büyük ölçekte, yoğun ve endüstriyel tarım yapabilen çok az tedavi çiftliği vardır.
Önemli sayıda tedavi çiftliği, organik çiftçiliğe odaklanmaktadır. Bunun bir nedeni, organik çiftçilik süreçlerinde fazlaca bedensel iş ve bitkilerle veya çiftlik hayvanlarıyla doğrudan temas gereksiniminin olmasıdır. Başka bir nedense, yerli pazarlara ilginin olması, başka bir deyişle yakın yörelerden gelen ve yerel ve taze besin alma isteğinde olan müşterilerin varlığı olabilir.
Pazara yönelik tarımsal üretime katılmanın müşterinin iyileşme sürecine ve/veya kendisini iyi hissetmesine (toplum için yararlı olma hissine) katkı sağlamasıyla birlikte, çiftlik faaliyetlerinin iyileşme sürecine hizmet ettiği çok sayıda tedavi çiftliği bulunmaktadır. Çiftliğin odaklandığı alana bağlı olarak çiftlikte sunulan faaliyetler; müşteri tipine, çiftlik hedeflerine veya çiftlikteki uygun tarımsal süreçlerin tipine göre değişiklik gösterebilir.
Bazı tedavi çiftlikleriyse, önceden kötü muamele görmüş hayvanlara yeni yuva sağlamak üzere hayvan barınakları olarak hizmet görmektedir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: Wikipedia > Care farming
Çevirmenin notu: Makalede esas önemsediğim konu, ister psikolojik açıdan rahatsız kimseler, isterse de şehrin doğadan kopuk hayatının içine hapsolmak durumunda kalmış kimseler olsun, bu tür çiftlik faaliyetlerinin hem gerçekten faydalı bir şeylerle uğraşma hem de doğayla iç içe olma açılarından güzel bir uygulama olmasıdır. Makalede göndermede bulunulan 'doğa eksikliği bozukluğu' konusunda, şehirde yaşayan insanlar olarak varlığını zaman zaman hissettiğimiz ama henüz tam olarak ortaya koyamadığımız bu durum karşısında doğaya dönmemizin, doğal şeylerle uğraşmamızın ve canlılarla ve toprakla bağ kurmamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Umarım yakın gelecekte Türkiye'de de, uygulandığı ülkelerde doğru bir yöntem olarak görülen bu tür çiftliklerin sayısı artacaktır.
Tedavisel çiftçiliğin amacı, insanlara arazide çalışarak zaman geçirme fırsatı sunularak onların akli ve fiziksel sağlıklarını artırmaktır. Tedavi çiftlikleri; hayvan yetiştirme ve bakımı, sebze ve meyve üretimi ve ormancılık gibi çiftçilikle ilişkili faaliyetlerde denetimli ve yapılandırılmış programlar sunabilir.
Bir tedavi çiftliğinde, doğa eksikliği bozukluğunun etkileri azaltılmaya çalışılarak, ortak bir iyileşme doğrultusunda insan, hayvan ve doğa bütünlüğünün oluşturulması hedeflenir.
Tarihçe
Geçmişteki çeşitli durumlar ve gelişmeler, insanların tedavisel çiftçiliğin değerini ve/veya günümüzde tedavisel çiftçiliğin nasıl uygulanabileceğini keşfetmelerine neden olmuştur.
• Toplumsal dışlanma durumunda kimseye muhtaç olmama ihtiyacı
• Kırsal bölgelerde uygun ve profesyonel bakım hizmetlerinin olmaması
• Antropozofik topluluklar ve diğer idealist ve kendi kendine yetmeyi hedefleyen topluluklar
Son zamanlarda tarımsal çok işlevlilik, tedavisel çiftçiliğin gelişimini canlandırmıştır. Çiftçiler, yeni gelir kaynakları ve topluma ve doğrudan müşterilere açılan kapılar aramaktadır.
Benjamin Rush’ın (1746–1813) akıl hastalıklarının iyileşmesinde bahçıvanlık uygulamalarının pozitif etkilerine atıfta bulunan ilk tıbbi bilim adamlarından biri olduğu bilinmektedir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne imza atmış ve Pennsylvania Üniversitesi’nde tıbbi teori profesörü olan Rush, sonuncusu The Diseases of The Mind (Akıl Hastalıkları) (1812) olmak üzere Medical Inquiries and Observations (Tıbbi Araştırmalar ve Gözlemler) isimli beş kitaplık bir seri yazmıştır. Bu son kitapta, bahçıvanlık uygulaması iki yerde geçmektedir.
Tüm hastanelerde odun kesmeye, ateş yakmaya ve bahçeyi bellemeye yardım eden erkek akıl hastalarının ve çamaşır yıkama, ütü yapma ve yerleri temizleme görevlerini üstlenen kadın akıl hastalarının çoğunlukla iyileşme gösterdiği, bununla birlikte bu görevleri üstlenemeyecek seviyedeki hastalarınsa hayatlarını hastane duvarları arasında geçirmek durumunda kaldığı kayıt altına alınmıştır.
Çiftlik Tipleri
Tedavi çiftlikleri, çeşitli tarımsal üretim aşamalarını ve ilgili faaliyetleri destekleyebilir. Çiftlik tipleri, mandıra çiftliklerinden kümes hayvanları çiftliklerine, et üretimi için canlı hayvan besiciliğinden manej / at binme okullarına, meyve bahçeleri ve bağlardan bostanlara kadar çeşitlilik gösterebilir.
Tedavi çiftlikleri, hem tarımsal üretim yapmak hem de bakım servisi almak üzere gelen müşteri sayısına göre büyük ölçekli veya küçük ölçekli olabilir. Ancak genel olarak büyük ölçekte, yoğun ve endüstriyel tarım yapabilen çok az tedavi çiftliği vardır.
Önemli sayıda tedavi çiftliği, organik çiftçiliğe odaklanmaktadır. Bunun bir nedeni, organik çiftçilik süreçlerinde fazlaca bedensel iş ve bitkilerle veya çiftlik hayvanlarıyla doğrudan temas gereksiniminin olmasıdır. Başka bir nedense, yerli pazarlara ilginin olması, başka bir deyişle yakın yörelerden gelen ve yerel ve taze besin alma isteğinde olan müşterilerin varlığı olabilir.
Pazara yönelik tarımsal üretime katılmanın müşterinin iyileşme sürecine ve/veya kendisini iyi hissetmesine (toplum için yararlı olma hissine) katkı sağlamasıyla birlikte, çiftlik faaliyetlerinin iyileşme sürecine hizmet ettiği çok sayıda tedavi çiftliği bulunmaktadır. Çiftliğin odaklandığı alana bağlı olarak çiftlikte sunulan faaliyetler; müşteri tipine, çiftlik hedeflerine veya çiftlikteki uygun tarımsal süreçlerin tipine göre değişiklik gösterebilir.
Bazı tedavi çiftlikleriyse, önceden kötü muamele görmüş hayvanlara yeni yuva sağlamak üzere hayvan barınakları olarak hizmet görmektedir.
Çevirmen: Anıl Altın
Kaynak: Wikipedia > Care farming
Çevirmenin notu: Makalede esas önemsediğim konu, ister psikolojik açıdan rahatsız kimseler, isterse de şehrin doğadan kopuk hayatının içine hapsolmak durumunda kalmış kimseler olsun, bu tür çiftlik faaliyetlerinin hem gerçekten faydalı bir şeylerle uğraşma hem de doğayla iç içe olma açılarından güzel bir uygulama olmasıdır. Makalede göndermede bulunulan 'doğa eksikliği bozukluğu' konusunda, şehirde yaşayan insanlar olarak varlığını zaman zaman hissettiğimiz ama henüz tam olarak ortaya koyamadığımız bu durum karşısında doğaya dönmemizin, doğal şeylerle uğraşmamızın ve canlılarla ve toprakla bağ kurmamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Umarım yakın gelecekte Türkiye'de de, uygulandığı ülkelerde doğru bir yöntem olarak görülen bu tür çiftliklerin sayısı artacaktır.
Etiketler:
Bilim
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































